2010/12/20

Futbolda Maça Başlarken

Futbolda son zamanlarda dikkatimi çeken bir istatistik var. Bu istatistik de futbolda oyuna başlama biçimi ile oluşan maç sonucu arasındaki bağlantıdan ibaret. Ben de bu istatistiğin güçlü sonuçlarına dayanarak kendi futbol felsefemi, bir anlamda da tezimi ediniyor ve paylaşıyorum.

Futbol (uzatmaları, seri penaltı atışlarını ve diğer olağandışı etkenleri saymazsak) 90 dakika ve 2 devre halinde oynanır. Muhakkak bir takım başlama vuruşunu yapar ve oyun başlar. Son zamanlarda maçların özet ve/veya tamamını izlerken kendimce bir kanıya vardım. Maça başlayan takımlardan, hemen topu hızlı bir şekilde rakip takımın sahasına ve kanatlarına atan takımlar maçlarını genellikle kaybettiler. Başlama vuruşunu yapıp topa kendi sahasında pas yaparak sahip olan ve o şekilde atak yapmaya çalışan takımların çoğu ise maçlarını hep kazandı. Bazen, sonucunu bildiğim maçların özet görüntülerini izlerken maçı kazanan takımların maça kontrollü başladığını, kaybeden takımların ise maça hep bir an önce kanatlardan atak yaparak başladığını da fark ettim. Çoğu izlediğim maçta durum hep aynıydı. Hal böyle olunca maçların başlama biçimleri ve sonuçları arasında kurduğum bu ilişkinin güçlü istatistiği ile kendi futbol felsefemi ve tezimi oluşturabileceğimi düşündüm. Tabii ki maça kontrollü başlayan her takım maçı kazanacak diye bir kaide yok. Benim öne sürdüğüm bu sonuç, sadece bir varsayım, bir tez.

Ayrıca; her maçta olmasa da maçların büyük çoğunluğunda böyle bir istatistiği yakalamış olmamın, futbolun nasıl başlaması gerektiğini çözmemde oldukça yardımcı olduğunu söylemeden de geçemeyeceğim.

2010/12/11

Digiturk 443. Kanal (Dance)

Müzik dünyasındaki yeni keşfim: Digiturk 443. kanal, "Dance"

Internete bağlandığım zaman ağırlıklı olarak Energy 98 adlı web radyosunu dinlediğimden daha önce bahsetmiştim. Internet olmadığı zaman ise, televizyon ve yerel radyolardan müzikleri takip edebiliyorum. Şu sıralar daha farklı bir platformdayım. Digiturk'ü duymayan kalmamıştır. Duyuyoruz; ama takip edebilme şansımız olsa da bu şans daha çok "para" ile alakalı. Bu yüzden de şanslılık aslında şanssızlık da olabiliyor. Digiturk konusunda bu aralar şanslı sayılırım.

Müzikten bir türlü vazgeçemiyorum. Digiturk'ü sınırlı da olsa kullanma ve izleme şansını bulmuşken ben hala daha fazla müzik kanalını keşfetmeye devam ediyorum. Nedeni ise aslında daha çok ruhsal bir ihtiyaçtan kaynaklanmakta elbette; çünkü 'Müzik ruhun gıdasıdır'. Hayatımdaki önemli bir boşluğu yine müzik ile doldurmam demek, o müzik istasyonunun benim için o kadar önemli olduğu anlamına geliyor, demektir. Bundan dolayı da Digiturk'ten keşfettiğim yeni bir kanal olan 443 kodlu "Dance" adlı radyo kanalının hayatımdaki yerinden bahsetmek istedim. Bu günlerde blog için konu ararken derdime "443 Dance" kanalının çare olduğunu söyleyebilirim.

Geçenlerde Digiturk dinlenen bir yerdeydim (ki hala oradayım). "90s' Hits" (425) kanalında birkaç müthiş şarkı duydum. Önce "Faithless"ten "Insomnia", ardından birkaç müzik sonra da "Fatboy Slim"den "The Rockafeller Skank" çalınınca heyecanlandım (tabii ki içten). Birkaç şarkı daha dinledikten sonra aldım elime kumandayı, kanalları dolaşmaya başladım. "80s' Hits" (426), "70s' Hits" (427) derken "Dance Classics"e (442) geldim. Bir sonraki kanal da sadece "Dance" (443) adındaydı. Biraz dinlemeyi tercih ettim. Çünkü bu tarz kanaldan fazla yoktu. Biraz takıldıktan sonra ardı ardına "benlik" şarkılar çıkmaya başladı. Çalan bütün şarkıları beğenmedim; ama bazen öyle müzikler çıktı ki beğenerek (ve katılarak) dinlediğim müzikleri burada da dinleyebileceğimi bilmek beni memnun etmeye yetti. (Bu arada kanal kodlarını yazdım; çünkü Digiturk'ün kanallarının her yerde aynı olduğunu düşünüyorum.)

Energy 98, MTV Türkiye'den DanceFloor Chart ve Party Zone derken bir de bunlara Digiturk 443. kanal eklenmiş oldu. Bu kanal ile ilgili blogumda bir sayfa oluşturmayı düşünmüyorum. Sadece kanaldaki beğendiğim müzikleri müzik arşivime katmak gibi bir niyetimin olacağını söyleyebilirim.

2010/12/03

Facebook ve Sayfa Adminleri

Facebook, tüm dünyada olduğu gibi Türkiye'de de en çok ziyaret edilen sitelerin başında geliyor. Neden peki Facebook bu kadar popüler? Çok sosyal olduğumuzdan mı, yoksa herkesin ortak bir adresi olduğundan mı? Sanırım ikinci seçenek cevaba daha yakın olsa gerek. Bana da çoğu zaman gerekli ve zorunlu bir site olarak geliyor. Bazen de "Hiç Facebook olmasa da olur." düşüncesinde oluyorum. Facebook'a zorunlu üyelik konusundaki düşüncemi daha çok Facebook'un "tanımlanamaz" büyüsüne bağlıyorum. Ama içinde olduğum süreç içerisinde de Facebook'u kullanmamak için haklı ve geçerli sebepleri bulmam da çok zor olmuyor.

Çoğu sevdiğim dizi, film ve çeşitli Facebook sayfalarını, sırf sayfa yöneticilerinin (adminlerinin) tutum ve davranışları yüzünden beğenmekten vazgeçiyorum. Facebook profilimizi düzenlemek için dizi veya film ismi yazarken, okul ismi yazarken, hatta ilimizi yazarken bile belirli Facebook sayfalarını da beğenmiş oluyoruz. Özellikle sevdiğimiz dizi ve programları profilimizde göstermek için, resmi olmayan sayfaları beğenmek zorunda kalabiliyoruz. Resmi olmayan diyorum; çünkü sözünü ettiğim sayfalar ile dizinin gerçek yayın ve yapımcıları ile bir alakası olmadığını rahatça söyleyebiliriz. Böyle olunca da 3. kişilerin insiyatifleriyle paylaşımları alabiliyoruz. Bazen ilginç tavırlar, bazen de duruma göre yapılan paylaşımlar, çoğu zaman da yayıncı kuruluşu hedef alan serzenişleri görmek mümkün oluyor. Çoğu zaman da yapılan yorumlar da görmek istenmeyen türden olunca artık o sayfanın bir üyesi olmanın da bir bakıma anlamı kalmıyor. Komedi Dükkanı olsun, Yahşi Cazibe dizisi olsun, hatta davet edildiğim birkaç Atatürk sayfasında olsun hep aynı şeylerle karşılaşınca profilimde de bu sayfaların adlarının yer almasını istemedim. Daha doğrusu, bu sayfalara üye olmayı (beğenmeyi) kendime yakıştıramadım. Tepkim daha çok sayfa yöneticilerine olmuştur. Ben de profilimde daha çok resmi (official) sayfalara yer vermeye başladım. Daha çok sayfayı beğenmek demek, daha çok sosyal olduğun anlamına gelmez; gelmemesi de lazım.

Facebook'ta dikkatimi bir kez daha çeken bir konu da, bir kullanıcının sadace ordan burdan aldığı videoları paylaşması ve bunun dışında bir şey yapmaması. Yani hiç mi yorum yapmazsın, hiç mi başka bir paylaşımı beğenmezsin. Yok; sadece ardı ardına bir şeyler paylaşılmış, başka bir *** (şey) yok. Facebook'ta böyle kullanıcılar da olduğu sürece, Facebook'un o üzerimdeki büyüsü yavaş yavaş etkisini yitirmekte.

2010/11/29

Derbi Var, Derbi Var

Ali Sami Yen Stadı'nda son "derbi" maçı da nihayet oynandı. Rakip olmak da Beşiktaş'a kısmetmiş. Galatasaray ile özdeşleşmiş, GS adına önemli tarihi zaferler alınmış bu stadyumda bir daha derbi maçı oynanmayacak olması GS için son derece manidar olmasının yanında bir anlamda yeni bir başlangıcın da habericisi olan bir durum söz konusu. Yeni stadyum Türk Telekom Arena da görünüş açısından oldukça güzel bir stadyum. Bence bu GS için yeni bir heyecan demektir.

Son zamanlarda GS'nin içinde bulunduğu durum, GS Başkanı'nından tutun da eşi hamile olduğu halde eşiyle birlikte stadyuma gelen cesaretli taraftarına kadar bütün Galatasaraylıları son derece üzmektedir. Yıllar önce kendi stadında ilk derbiyi yine Beşiktaş ile oynayan Galatasaray, Ali Sami Yen Stadı'ndaki son derbiyi yine Beşiktaş ile oynadı. İlk maç 2-2 bitmiş yıllar önce. Son derbi de 2-1 Beşiktaş lehine sonuçlanınca GS için kötü bir istatistik oluşmuş gibi görünüyor. Beşiktaş 8 yıl ligte bu statta galip gelemiyordu. Bu daha kötü bir istatistikti. 2010 yılının şartları sayesinde, şansının da yardımıyla Beşiktaş GS'yi yarışta safdışı bırakmış oldu.

Dünkü oynanan Galatasaray - Beşiktaş derbisi, bir "derbi"den oldukça uzak bir derbiydi sanki. İki takımda da önemli eksikler vardı. GS'de kaptan Arda, Beşiktaş'ta da Quaresma (Q7), Bobo ve Nihat sakatlıklarından dolayı sahada yoklardı. GS açısından durum zaten kötü iken önemli yıldızlardan da bir şekilde yoksun kalınınca eksik bir Beşiktaş karşısında bile son 4-5 maçtaki kötü gidişat GS'de aynen devam etmişti. Frank Rijkaard'ın gönderilmesinden sonra tecrübesiz ama bir o kadar da GS açısından eskiden önemli bir futbolcu olan Hagi, GS'deki bu kötü duruma "DUR" diyebilecek bir teknik adam değil. Schuster gibi bir şeyler deniyor; ama yaptıkları da çok eleştiriliyor. Özellikle Misimovic gibi bir futbolcunun kadro dışı bırakılması çok konuşuluyor. Sahaya sürülen kadro ve yapılan oyuncu değişiklikleri de (sanırım kendisi de dahil) kimseyi memnun etmiyor.

Beşiktaş da son zamanlarda istenilen futbolu sahaya yansıtamıyordu. GS maçında da bu devam etti; ama Beşiktaş maçı çevirebilecek Guti, Holosko ve Mert Nobre gibi oyuncuların sayesinde maçı kazanarak zirve takibini sürdürdü. Beraberlik iki takıma da yaramıyordu. GS'nin kazanması da bir şeyi değiştirmeyecekti; çünkü oynanan futbol açısından Galatasaraylılık ruhu Hagi ile sahaya yansıtılamıyordu. Beşiktaş önemli bir galibiyet aldı; ama GS'ye göre bir futbol oynandığı için yine de maçın mutlak hakimi değildi. Beşiktaş'ın önünde çok önemli bir maç var ki bu maçın kazanılması şampiyonluk için oldukça önemli. Beşiktaş, Bursaspor ile bu hafta oynayacağı maçı mutlaka kazanmalı. Bursaspor ise bu akşam Kayserispor ile oyunuyor. Puan durumuna baktığımız zaman Kayserispor ve Bursaspor 28'er puana sahipler ve 2. ve 3. sırayı paylaşıyorlar. Asıl derbi bu olsa gerek. Galatasaray - Beşiktaş maçı bir "derbi" ise Bursaspor - Kayserispor maçı da "derbi" sayılır. Çünkü bugünkü maç zirveyi yakından ilgilendiren oldukça önemli bir maç. İki takım da bu sezon şampiyonluğa oynuyorlar. "Bu haftanın asıl 'derbi'si daha oynanmadı." dersek yalan söylememiş oluruz bir bakıma. Derbi var (Galatasaray - Beşiktaş), derbi var (Bursaspor - Kayserispor)... Şu durum aslında Türk futbolunda gelinen son noktayı da açıkça gösteriyor.

"Derbi" demişken El Clásicoyu da es geçmemek lazım. İspanya'nın Barcelona ve Real Madrid takımları arasındaki maç tüm dünyada merakla bekleniyor. Derbi dediğin böyle olmalı. Boşuna El Clásico dememişler!

Yıldızlar topluluğu iki takımın aralarındaki maçlar hep nefesleri kesmiştir. Dünyanın sayılı derbileri arasında yer alan bu maçlarda gözler hep yıldızlar üzerinde olur. Takımlara baktığımız zaman, neredeyse sahaya çıkacak 22 futbolcu da "yıldız" sayılır. Sadece 22 futbolcu "yıldız" olsa; yedek kulübesi ve teknik direktörler de bir o kadar "yıldız". Özellikle Mourinho ve Guardiola'nın taktikleri maça şekil verecek. Kısacası, futbolda gözler bu derbide olacak!

2010/11/27

Internet ve Sosyallik

Internet, hiç kuşkusuz hayatımızı kolaylaştıran araçların başında geliyor. Ama internet, bir yandan hayatımızı kolaylaştırırken diğer yandan da hayatımızı bizden almaya devam ediyor. "Internet bizi sosyalleştiriyor mu, yoksa bizi gerçek hayattan alıp kendi içine mi hapsediyor?" konusunu kendimce tartışmak istedim.

Google
Interneti kullandığımız için kendimizi şanslı görmeliyiz. Teknolojinin sağlamış olduğu avantajlardan sadece biri olan internet ile artık yaptığımız işler çabuk, hızlı ve etkin olabiliyor. Böylelikle iletişimimiz daha basit ve aktif hale gelebiliyor. Google gibi sitelerde merak ettiğimiz veya istediğimiz bir şeyi kolayca bulabiliyoruz. Facebook gibi sosyal ağlarda arkadaşlarımızla her an iletişim halinde olabiliyoruz. Online yayın yapan (resmi) sitelerden TV izleyebiliyor, radyo dinleyebiliyoruz. Daha da önemlisi, elektronik posta gönderebiliyoruz. Bunun gibi daha bir çok avantaj sayesinde işlerimiz daha da pratikleşiyor. Peki internet, bu şekilde dışarıdan göründüğü gibi mi? Internet ortamında her şey günlük güneşlik mi? Internetin gözardı edilemez avantajlarının yanında dezavantajlarının da olduğunu unutmayalım.

Facebook
Facebook, sanal alemin en popüler sitesi haline gelmiş durumda. Facebook sayesinde, eski-yeni arkadaşlarımızla iletişimimizi koparmadan sosyalliğimizi devam ettirebilme imkanımız mevcut. Ama bu sosyallik bir anlamda "sanal" olmaktan öteye gitmiyor. Facebook bence ciddiye alınabilecek bir site. Belki de Facebook yöneticilerinin istedikleri de bu olsa gerek. Facebook, insanları tek bir çatı (site) altında toplamayı kendine görev edinmiş süsü veren oldukça ilgi çekici bir site. Tüm dünyada durum böyle iken Türkiye'de durum daha da ilginç. Facebook'un yaptığı açıklamaya göre, ülke bazında Türkiye, en sosyal 4. ülke konumunda. Gurur verici bir olay gibi, değil mi? (Dünya Türkler'e kalacak sonunda!) Türkiye olarak, Facebook yöneticilerini şaşırtmış durumdayız. Ama bu durum, bizim sosyalliğimiz midir? Bence asosyalliğimizdir. Çünkü sürekli işlerimizi ve iletişimimizi net ortamında devam ettirdiğimiz ve bunu da alışkanlık haline getirdiğimiz sürece bir anlamda sosyallikten uzaklaşmış oluyoruz. Internetin nimetlerinden sonuna kadar yararlanalım; ama alışkanlık haline getirmeyelim. Sosyalleşelim derken iyice asosyal bir hal alacağız gibi bir his var içimde.

Güvenlik konusu da elbette dikkate değer konuların başında geliyor. Soru şu: "Internet ortamında ne kadar güvenliyiz?" Yine Facebook'tan bir örnek verecek olursak; bazı uygulamalar (applications) adeta bir virüs gibi kendini göstermekte. Ne malum bilgilerimizin bu uygulamalar sayesinde çalınmadığı? Bilgisayarımıza zarar vereceğini de unutmamak lazım! Çoğu web sitesinin yönlendirdiği siteler de virüs denilen dosyaları içerebiliyor. Anti-virüs programı kullanmak bile çözüm olmuyor. Biz bunları bile bile, sorunları göze alarak internette "sörf yapmaya" devam ediyoruz. Bu bizim en doğal hakkımız. Neden internetten yararlanmayalım? Elbette ki kullanacağız interneti; ama kullanırken bilinçli davranmaya dikkat etmeliyiz. Asıl önemli olan konu bu! Bilinçli olduğumuz sürece internette (netler arasında) kendimizi daha da güvenli hissedebiliriz.

Sosyal olmak, kişinin/kişiliğin gelişimi için önemli bir etkendir. Sosyal olmayı ya da sosyalliği yer bakımından ikiye ayırmak mümkündür: Sanal ve gerçek sosyallik. İkisi apayrı bir kavramdır aslında. Sanal alemdeki (internetteki) sosyallik, sanal sosyallik olarak adlandırılabilir iken, gerçek sosyallik kabaca "ortamlarda" bulunmaktır. Hangisi ile daha sosyal olduğumuz başlı başına bir tartışma konusu olmalıdır. Kişi kendini nerede daha iyi hissediyorsa orada olmalıdır. Ama unutmamak lazım ki, hem sanal hem de gerçek ortamlara sırf sosyalleşmek adına kendimizi kaptırmamak, bence akıllıca bir davranış olacaktır!

2010/11/23

Müziklerimi Paylaşıyorum

Müziksiz bir yaşam düşünemiyorum. Şöyle bir geçmişime baktığım zaman, müziğin her zaman yanımda olduğunu görüyorum. Müzik sayesinde hayatımıza yön verebiliyoruz. Müzik ruhun gıdasıdır, öyle değil mi? Bu anlayışla müzik, ruhumuzu doyurarak bize dolaylı da olsa yardımcı oluyor. Tabii ki her insanın müzik anlayışı ve zevki aynı değildir. Müzik evrenseldir; fakat herkes aynı müziği dinle(ye)mez. Herkesin tarzı farklıdır. Örneğin; ben tanıdığım çoğu kişiden farklı müzikleri dinlerim. Öncelikle bir Türk olmama rağmen, dinlediğim müziklerin  yaklaşık %99,99'u yabancı sözlüdür; yani "bir Türk tabiri" ile "yabancı müzik"tir. Ama bu müzikler bana hiç de yabancı gelmiyor. Ben şarkıların sözlerine bakmam. Bir müzikteki sözleri anlamaya çalışmam. Elbette sözler önemlidir, bir mesaj niteliğindedir; fakat ben "Acaba müzikte ne ifade edilmeye çalışılmış?" sorusuna bir cevap arayışında bulunmam. Zira dinlediğimiz zaman sözler bizi adeta esir olarak alabiliyor ve kendimize o sözleri bir "hayat felsefesi" olarak görmeye başlayabiliyoruz. Bu da bence yanlış bir yaklaşım... "Ya dinlediğin müziklerde 'küfür' varsa?" sorusuna da cevabım var: Sözlerdeki küfürler zaten bellidir. Bunları ayırt etmek de mümkündür. Çoğu "Dirty" müziğin "Clean" versiyonu da vardır. Bunları dinleyerek kötü bir söz de işitmemiş oluyorum. Tarzı hoşuma gitse de içinde hoşlanmadığım bir söz olan müzikleri de artık dinlemez oldum. Diğer yandan, bir müziği dinlerken sözlerini de anlamak zorunda değilim. Çünkü ben, bir müziğe daha çok ritmine ve hareketliliğine göre not veren birisiyim. Bir de eğer şarkı Energy 98'de çalmışsa benim için o müzik artık dinlenilecektir. Yani bir diğer müzik kriterim de şarkının Energy 98'de çalınmış olmasıdır.

www.energy981.com
Energy 98 bir web radyosudur. Internetten 7 gün 24 saat aralıksız dinlenebilen bu radyo, "Dance"ı kendine tarz olarak seçmiş ve radyonun DJ'leri müzik olarak bir "Dance Hit"i haline gelmiş müziklere yer vermektedirler. Çalınan müzikler arasında reklam da yok; ama arada bir DJ'in anonsunu da duymak mümkün. Birkaç program haricinde müzikler asla hız kesmemekte. Winamp'ta shoutcast sistemi kapatılmadan önce bulduğum bir radyo olan bu radyoda çalan müzikler benim için ayrı önem teşkil etmeye başladı. Şöyle ki radyo, "Radio Edit" ve "Dance Mix"lerine yer vermektedir. Süresi uzun olmayan (2-4 dakikalık) müzikler çalınmakta ve bu müzikler gerçekten de bir "Dance Hit"i olduklarından dolayı tam da benlik bir radyo oluyor Energy 98.

Müzikleri dinleyebileceğimiz yer bakımından seçeneğimiz çok; fakat önemli olan sürekliliği olan ve güvenebileceğimiz yerlerden müzikleri dinlemektir. Bu yüzden "Energy 98" bakımından şanslıyım. Internetin olduğu her yerden bu radyoyu dinlemem mümkün sonuçta. Peki ya TV veya yerel/ulusal radyolar bakımından şanslı mıyım? Seyahat halindeyken radyo dinleme imkanım çok oluyordu; fakat kalite bakımından sınırları zorlamam gerekiyordu. Sinyal gücünün zayıflığı, beğenilen şarkıların çalınmaması gibi birçok özellik bir arada olunca yerel/ulusal radyolar çekici gelmemeye başlıyor. Zaten tarz bakımından her tür müziğe önem vermeye çalıştıklarından bir Rock şarkısı çalınınca, ardından gelen müzik de Rap olunca, haliyle istediğin tarzda müziği de hala duyamayınca radyoyu kapatıp mp3 çalarını açıyorsun. Radyolar bakımından durum böyle! Aynı olay müzik kanalları için de geçerli. TV'de istediğim müziklerin kliplerini izleyebilmek için DanceFloor Chart ve Party Zone gibi programların saatlerini beklemem gerekiyor. Yoksa daha çok Rock, Rap ve Pop ağırlıklı klipler sürekli dönüp durmaktadır. "İyi ki internet var" diyorum. Internet olmasa bile mp3 arşivimi oluşturmuş durumdayım ve istediğim zaman müziklerimi dinleme şansım var. Bu arşivimi de artık paylaşıyorum. Önceden LimeWire ile paylaşıyordum; fakat "People 2 People" olayı yerine, kişi "online" olmadan da her zaman müziklerini paylaştığı bir yer olan 4shared'i seçtim. Bana özel alandan müziklerimi indirebilirsiniz. Amaç paylaşmaksa, buyrun paylaşın!

İster finalistweb.4shared.com alanımdan; isterseniz de 4shared sayfam'dan müziklerime ulaşabilirsiniz. 4shared, şarkıyı indirmeden önce de dinleme imkanı vermektedir. Bu açıdan paylaşım adına güzel bir site olduğunu düşünüyorum. Müzik hep yanınızda olsun!

2010/11/16

"Ne ... Ne ..." Bağlacı

Yanlış kullanıyoruz! Hem söylerken hem de yazarken yanlış kullanıyoruz. "Ne ... ne ..." bağlacı aslında anlam olarak olumsuz bir cümleyi ifade eder. Bu yüzden anlamı olumsuz edecek bir ek kullanmayız. Çünkü cümle zaten olumsuz bir anlamdadır. Ayrıca cümleyi olumsuz göstermek için olumsuz bir eke ihtiyaç duymamalıyız.

Özellikle TV'de çok rastladığım bir olay olan "ne ... ne ..." bağlacının yanlış kullanıldığını söylemek ve doğru kullanımdan bahsetmek istiyorum. Mesela yanlış kullanıma bir örnek verecek olursak:

"Ne A Takımı ne de B Takımı bu sezon iyi futbol oynamıyor."
Doğru yazımı ise şu şekilde olmalıdır:

"Ne A Takımı ne de B Takımı bu sezon iyi futbol oynuyor."

Yani ilk cümledeki yükleme gelen "me, ma" olumsuzluk eki olumsuz bir cümleye sanki ekstra bir olumsuz bir anlam katıyor gibidir. Ama öyle değildir; çünkü yanlış bir kullanım söz konusu olmaktadır. Yükleme olumsuzluk ekini eklemeye gerek yok ki cümle zaten olumsuz bir ifadeyi anlatmaktadır. Bu dilimizde en çok ve en sık yaptığımız ve yapmaya da devam ettiğimiz yanlışlardan sadece biri.

Lütfen "ne ... ne ..." bağlacında olduğu gibi diğer kelime ve kelime gruplarını kullanırken doğru kullanmaya dikkat edelim. Bu bağlaçta olduğu gibi, yaptığımız diğer yanlışlardan da kaçınmalıyız. Daha birçok kullanım hatasından bahsedebilirim; ama şu an için bu bağlacın yanlış kullanımından oldukça rahatsız olduğum için bu konuya açıklık getirmek istedim.

Şu an Türkçe konuşan/yazan kişilerin kaçta kaçı acaba Türkçe'nin doğrularını biliyor ve kullanıyor?

2010/11/02

Nedir Bu "finalistweb"?

Internet ortamında bulunan hemen hemen herkes, kendisine uygun bulduğu veya yakıştırdığı bir kelimeyi kullanıcı adı (nick) olarak kullanmayı tercih eder. Benim tercihim ise artık son halini almış bir kelime olan "finalistweb" oldu. Peki nedir bu finalistweb'in hikayesi ve anlamı? Bu soruyu açıklama ihtiyacı hissediyorum; çünkü beni çoğu arkadaşım finalist veya finalistweb olarak değil de gerçek adım ile biliyor. Beni hem tanıyanlara hem de tanımayanlara nette kullandığım nick olan finalistweb hakkında merak edilebilecekleri paylaşmak istedim.

finalistweb hikayesi üniversitenin ilk yıllarından itibaren başlar. O zamanlar e-mail adresi almak için kullanıcı adı bulmam gerekiyordu. Ad ve soyadımı kullanmak istemedim; çünkü her yerde adımı kullanmak istemiyordum. Öyle bir nick bulacaktım ki hem Türkçe hem İngilizce olacaktı; ayrıca içinde adımın da geçmesini istiyordum. Biraz düşündükten sonra aklıma finalist geldi. E-mail adresi için de finalist kullanılabilirdi ve hemen seçtim. Bu e-mail adresimi hala kullanırım; çünkü hem akılda kalabilir bir nick hem de sayılarla oluşturulmamış bir e-mail adresi oluşturduğum için de içim rahattı.

finalist deyince akla ilk ben gelmeyebilirim. Daha çok sporda duyabileceğimiz bir terimdir, finalist. Spor karşılaşmalarında finallere kalanlar finalist olarak adlandırılır. Sporun aktif olarak içinde bulunmasam da spor ile ilgilendiğim için finalist kelimesini bulduğum için de kendimi şanslı görüyorum. Asıl önemli olan nokta ise, finalist'in içinde yer alan final kelimesinin üniversitedeki finallerden esinlenerek bulunmuş olması. Tabi bir öğrencinin vizeleri iyi olmazsa deyim yerinde ise finallere kalır (finalist olur). Bu bir kelime oyunudur aslında. O an kendi açımdan çok uygun ve yerinde olmuştu ve finalist'i kullanmaya hemen başladım. Adımın, nick'imin içinde yer alması, nick'imin hem Türkçe hem İngilizce aynı anlama gelmesi ve daha bir çok özellik ile bu nick'i kullanmamak olmazdı.

"fin'@li'st" aslında her şeyi anlatıyordu. Elbette yanlış yorumlayanlar da oldu. "Finlandiyalı Aziz Ali" bunlardan sadece biri. "fin" Finlandiya'nın, "st" de Aziz (Saint) kelimesinin kısaltılmışı olunca ortaya böyle bir yaklaşımın da çıkması doğaldır. Ayrıca nette sembolik bir harf haline gelmiş olan "@" işaretini de "a" harfinin yerine kullanarak artık sanal alem için hazır bir nick'e de sahiptim.

Zamanla "fin'@li'st" nick'ini kullanmak içimden gelmedi. Kendime yakıştıramıyordum artık. Finaller de bitmişti! Hal böyle olunca finalist üzerinden yeni nickler türetmeye başladım. İlk aklıma gelen finalistanbul olmuştu. Eğer İstanbul'da yaşıyor olsaydım büyük bir ihtimalle bu nick'i seçerdim. Sanırım 2005 senesiydi; İstanbul'da UEFA Şampiyonlar Ligi finali oynanmıştı. İşte o döneme rastlar finalistanbul. Birkaç tane daha buna benzer (finalisten gibi) nick'ler düşündüm; ama hiçbiri bana uygun değildi. Daha sonra "Madem ki internette kullanacağım, neden "web" ile bitmesin?" diye düşünerek finalistweb olayına sıcak bakmaya başladım. Aslında gerekli bir değişimdi; çünkü finalist'i nick olarak kullanan tek kullanıcı değildim. finalist'i (sayılarla beraber) kullanan kullanıcı çoktur; ama finalistweb kullanan yoktur diye düşündüm. Böylece her yerde tek bir ad olarak rahatça kullanabileceğim bir nick'e sahiptim artık: "finalistweb"

Artık nick'im hazır ve bu nick'i burda (Blogspot'ta) da kullanabilirim. Neden olmasın? Nick ne kadar beni tanıtır, bilemiyorum. finalistweb nick'ini kullanarak kendimi bir anlamda rahat hissediyorum. Ad-soyad kullanacağımız yerde kendimizi tanıtır bir şekilde adımızı kullanmak daha doğru seçimdir; ama sanal ortamda özellikle de üye olduğumuz sitelerde kendimizi bir nick ile de daha uygun ifade edebiliriz.

finalistweb olarak Blogspot alanımı güncel tutmaya çalışacağım. Öncelik listelerimde ve eklentilerimde olacak. İkinci önemde ise blog yazılarım yer alıyor. İçimden gelenleri özgürce yazma imkanımı kullanmak istiyorum. Takip edilmesem de yazmaktan çekinmiyorum. Sadece yazma konusunda düzensiz davranacağım. Günlük veya haftalık yazmıyorum; o an kendimce yorumladığım bir olayı veya düşünceyi burada yazıya dökmeye çalışıyorum. Zaten burada olmanın amacı da budur.

finalistweb hakkında daha yazılacak (ufak tefek de olsa) çok şey var; fakat daha fazla ayrıntıya girip sıkmak istemiyorum. finalistweb'in böyle bir hikayesi var işte. İyi-kötü kullanıyorum ve kullanmaktan da memnunum. Umarım merak edenler için de yararlı bir yazı olmuştur!

2010/10/29

Cumhuriyet Bayramımız Kutlu Olsun!

29 Ekim günü ülkemiz için bir bayramdır. Her yıl bu bayramda Atatürk'ün bizlere emanet ettiği Cumhuriyetimizin yeni yılını (yaşını) kutlarız. Cumhuriyetimiz her yıl yaşlanıyor mu yoksa daha da mı gençleşiyor tartışılır; fakat gerçek şu ki bu yıl (2010) Cumhuriyetimizin 87. yılını kutlamaktayız.

1923 yılında Cumhuriyetimizin hangi şartlar altında ilan edildiği hep anlatılmıştır. Tabii ki yaşamadan bilemeyiz o tarihte olanları; fakat rejimimizin değişmesi ve yıllardır korunarak bugünlere gelmesini düşünmek bile bize çok şey anlatıyor. Özellikle ülkemizin son zamanlardaki durumunu düşündüğümüz zaman geçmişin değerini daha çok anlama şansımız oluyor. Bizlere düşen en önemli görev ise, Cumhuriyetimizi korumaktır ve yaşatmaktır.

Peki "Cumhuriyet" nedir? Cumhuriyet bir rejim, yönetim biçimidir. Vikipedi'deki anlamına göre Cumhuriyet, "hükümet başkanının, kamu tüzel kişiliğini temsil eden bir heyet tarafından belli bir süre için ve belirli yetkilerle seçildiği bir yönetim biçimidir." Rejimi "Cumhuriyet" olan Türkiye gibi ülkelerde de Cumhurbaşkanı devlet başkanıdır. Dolayısıyla "Cumhurbaşkanlığı" makamı Cumhuriyet rejiminin bir eseridir.

Ulu önder Atatürk'ün emaneti olan Cumhuriyet'i kutladığımız sırada (Ata'nın) "izinde" olduğumuz gerçeğini de unutmamak lazım. Her bayramda olduğu gibi 29 Ekim Cumhuriyet Bayramı'nda da resmi tatildeyiz, yani "izin"deyiz. Aslında burda Türkçe'mizin azizliğine uğruyoruz. "Ata'm İzindeyiz" derken Ata'mızın İz'inde olduğumuz (ilerlediğimiz) gerçeğinin yanı sıra "Ata'm, İzin'deyiz" (tatildeyiz) ifadesi de içinde bulunduğumuz duruma uyarlanmak suretiyle güzel Türkçe'mizin zenginliğinden de yararlanılarak espiri konusu olabiliyor. Yazarken kesme işaretlerini doğru yerde kullanarak bu durumu engelleyebiliriz aslında.

Cumhuriyet ve Cumhuriyet Bayramı ile ilgili söylenecek, tartışılacak çok söz var, olabilir de; ama böyle bir günde bunun yeri ve zamanı (burası) değildir. Zaten tartışmak gibi bir niyetim olmadığı için yazarken dikkatli olmaya çalıştım. Amacım bu yazı ile birlikte Cumhuriyet'imizin değerini anımsatmak ve bir kat daha artırmaktı. Umarım Türkiye Cumhuriyeti (T.C.) adına yakışır bir bayram geçirir. Cumhuriyet Bayramımız kutlu olsun!

2010/10/22

Schuster'in Sistemi ve Beşiktaş

Alman teknik adam Bernd Schuster'in Beşiktaş'ta da oynatmaya çalıştığı salt hücuma dayalı futbol son zamanlarda keyif vermemeye başladı. Beşiktaş aslında bu sezona çok farklı bir havayla başlamıştı. Yapılan transferlerle oluşan bu yeni takım taraflı tarafsız herkes tarafından izlenecek bir takım haline gelmişti. Ama son haftalarda özellikle sakat futbolcuların da sayıca artmasından dolayı Schuster'in her şeye rağmen kurduğu kadro ile Beşiktaş futbol olarak beklenileni veremiyor. Gösteriyor ki Guti ve Quaresma gibi oyuncular olmadan bu takım üzerine koyamıyor.

Gönül isterdi ki hiçbir futbolcu sakatlanmasın; ama futbolun içinde olduğunuz sürece sakatlanmalar da muhtemeldir. Bugün Beşiktaş için en büyük şansızlık, sakat futbolcu sayısının oldukça fazla olmasıdır. Adı geçen Guti ve Quaresma haricinde Mehmet Aurelio, Sivok ve Ferrari gibi oyuncuların da sakat olmaları Schuster'in kadro kurmasını zorlaştırıyor. Sağlam oyunculardan kurulan 11'den de beklenileni alamıyorsanız bir şeyler yanlış gidiyor demektir.

Yanlış giden şeylerin başında Schuster'in sezon başından beri oynatmaya çalıştığı salt hücuma dayalı bir futbol gelmektedir. Futbol sadece ileriye dönük oynanmaz. Aslında futbol defanstan başlar. Ataklar defansif orta saha oyuncularının yönlendirmesiyle oluşur daha çok. Defansı sadece kaleci ve defans futbolcularıyla  da yapmazsınız; bütün takım oyuncuları ile yaparsınız. Hücumü ise daha çok yetenekli ileri uç elemanları ile yapmaya çalışırsınız. Dolayısıyla Schuster, takımın defans yönünü pek düşünmediği için, takımda da gol pozisyonu yaratabilecek yetenekteki oyuncuların takımdaki yerini alamamasından dolayı son haftalarda kötü oyunla beraber kötü sonuçlar da alındı. Takım şansızlıklar arasında, Trabzonspor ve Manisaspor'un ardından Porto'ya da yenilerek üst üste 3. yenilgisini aldı. Beşiktaş aslında defansif olarak alarm vermeye İstanbul BB maçında başlamıştı; ama üst düzey yabancı oyuncuların oyunu ile alınan farklı galibiyetler bu alarmın sesini birkaç maç için kapatmıştı. Bu aralar yine o alarm Beşiktaş için çalmakta. Guti, Quaresma, M. Aurelio, Ferrari ve Sivok'un takımdaki yerlerini alamayışlarından dolayı takımın sistemi hem defansif hem de ofansif anlamda çökmüş durumda. Sakat futbolcuların yerine oynayan oyuncular, yavaş oynamalarının yanı sıra pozisyon üretmekte zorlandıklarını Porto maçında bir kez daha gösterdiler. Pozisyonlar bulunuyor; ama bulunan pozisyonlar rakiplerin bulduğu pozisyonlardan daha fazla ve daha net olmayınca yenilgiler de kaçınılmaz oluyor.

Schuster'in bir an önce takıma hem savunma hem hücum anlamında sahip olup ona göre bir sistem ile oynamaya başlaması gerektir. Aksi halde eksik kadro ile saldırmaya devam edersek savunma açıklarını rakipler puan ve gol anlamında kolayca değerlendirmeye devam edeceklerdir.

Futbol biraz da şans oyunu. Bugün Beşiktaş, sakatlardan dolayı şansız tek takım değil. Bunu Galatasaray da bu sıralar yaşayan takımların başında geliyor; ama Beşiktaş, Fenerbahçe ve Galatasaray gibi takımlar kadro derinliğine sahip takımlar olduklarından sakat futbolcuların olması takımları bu derece kötü etkilememesi lazım.

2010/10/19

Dilimiz Türkçe

Türkçe, dünyanın en zor dillerinden birisi. Alfabe olarak Latin harflerini kullandığımız için 'yazım' konusunda şanslıyız; fakat 'konuşma' konusunda oldukça zor bir dil kullandığımız kesindir ki yabancılar (Türkçe'yi bilmeyenler) için dilimiz anlaşılabilirlik açısından daha da zor görünmektedir. Her tür zorluğa rağmen dilimizi hem yazarken hem de konuşurken yerinde ve doğru kullanmalıyız. Aksi halde dilimiz oldukça 'çirkin' bir hal almaktadır.

Bugün kullandığımız Türkçe, elbette ki "öz" Türkçe değildir. ''Türkçe'yi bozan" söz/sözcüklerin başında argo, küfür ve yabancı kelimeler gelmektedir. Küfrün kullanılması her dili çirkinleştirir. Burada tartışmak istediğim konu küfür değil, argo da değil. Dilimizin bozularak yanlış kullanıldığını vurgulamak istiyorum. Tabi ki yabancı kelimelere de ayrıca değinmek lazım. Dilimizde yer alan yabancı kelimelerden bazıları, tam karşılığı olmayanı ifade ettiklerinden, bazı yabancı kelimelerin de var olan anlam karşılıklarına rağmen daha "modern" bulunduklarından dolayı kullanıldıklarını düşünüyorum.

Günlük konuşma dilimiz, yazım dilimiz ile aynı değildir. Yani Türkçe çoğu dil gibi yazıldığı gibi konuşulmuyor. (Yazım dilimizdeki bozukluklara da ayrıca değineceğim.) 'Tabiri caizse' kelimeleri yuvarlayarak konuşuyoruz, harfleri yutuyoruz. Buradaki kayıpların zamandan kaynaklandığını da düşünüyorum. Farklı konuşmalar bununla da sınırlı kalsa; yörelere, bölgelere göre de konuşmalar değişmekte, başka şiveler, ağızlar kullanılmakta. Tam olarak bir 'dil birliği'ne sahip değiliz. Yine de konuşma dilimizin işlevini yerine getirdiği söylenebilir.

Geldik asıl önemli kısıma: "yazma dilimiz". Türkçe'yi öyle bir yazıyoruz ki deyim yerinde ise onu 'katlediyoruz'. Özellikle de bu sanal alemde yani internet ortamında kullandığımız dil 'Türkçe' değil sanki. Madem yazarken Türkçe'yi kullanıyoruz, o zaman layıkıyla yazalım, değil mi? Yazım kurallarına da özen göstererek yazalım. Maalesef yazarken kullandığımız 'dil' ile de Türkçe'yi unutuyoruz. Küçük-büyük harf yazmaktan tutun da harflerin yerine kullanılan benzer karakterlere kadar birçok şekil bozukluğu ile Türkçe'yi 'okumaya' çalışıyoruz. Okuyamadığımız için de tepki göstermemiz doğal hale geliyor. Yazarken gerekeni önemi göstermeyerek bir anlamda dilimize verdiğimiz önemi de göstermiş oluyoruz.

Türkçe gerçekten güzel bir dil. "İyi ki anadilimiz Türkçe" diyorum çoğu zaman. Madem zor öğrenilen bir dile sahibiz, o zaman bu dilimizi düzgün kullanalım ki Türkçe uzun ömürlü olsun!

2010/10/18

Listelerimde Tarayıcı Farkı

finalistweb.blogspot.com
Blogspot'ta başlarken böyle olacağını hiç düşünmemiştim. Yayınladığım liste formatları "Internet Explorer hariç" çoğu web tarayıcısında istediğim gibi olduğu görülüyor. Anlam veremediğim bir şekilde Internet Explorer (IE) formatı olduğu gibi göstermiyor. Kuşku duyduğum nokta, internet kullanıcılarının çoğunlukla tercih ettiği web tarayıcısının IE olması. IE'deki sorun bununla da sınırlı kalsa iyi! Maalesef IE "veremediği yanıtlar"la da kendi değerini düşürmüştür. Sorun IE'de de olmayabilir, web sunucuları veya bilgisayar sistemimiz de bu tür sorunlara neden olabilir; fakat IE, her ihtimale karşın o birinci sınıf tarayıcı kimliğiyle hala sorunları çözemediğini gösteriyor.

Aslında merak ettiğim konu, az önce de değindiğim gibi, en çok kullanılan veya tercih edilen web tarayıcısının hangisi olduğudur. IE olduğunu düşünüyorum; fakat çoğu ileri düzeydeki internet kullanıcısının farklı web tarayıcılarını tercih ettiğini de biliyorum. Örneğin; Google Chrome, Mozilla Firefox ve Opera benim de denediğim, kullanışlı web tarayıcılarından bazıları. Ufak tefek de olsa web tarayıcılarının arasında belirli farklar var; ama bu farkları kapatan konu Internet Explorer'ın artık kendi işinde 1 numara olamamasıdır.

IE'yi geride bırakan etkenlerden başında, diğer web tarayıcılarının internetten veri indirebilme hızlarının fazla olması gelmektedir. Zaten çoğu kullanıcı haklı da olarak hızlı web tarayıcılarını tercih etmekte.

Peki, en 'iyi' web tarayıcısı hangisi? 'İyi'den kasıt 'kullanışlılıktır' aslında web tarayıcılarının arasındaki farkı yaratan etken olarak. Eğer bir tercih etme sorunu ile karşı karşıya isek, ortada 1 numaranın olduğunu da (bence) söylemek mümkün değildir. Zira sunulan tercihler veya seçenekler arasından biz kendimize en yakın olanı seçeriz. Şu anda konu web tarayıcısı olduğu için sorumuz ancak şu şekilde olabilir:

Sizce en iyi web tarayıcısı hangisidir?
  • Internet Explorer
  • Google Chrome
  • Mozilla Firefox
  • Opera
  • Diğer...

    Merhaba!

    Sanal alemde kendimi daha özgürce ifade edebilmek adına tercihimi Blogspot'tan yana kullanmış bulunuyorum. Windows Live Spaces'in kaldırılacağını öğrendikten sonra kursağımda kalan hevesimi daha çok yaşayacağım başka bir mekana yerleşmem gerektiğini hissettim. Live Spaces tarzında fakat daha teknik düzeyde blog hizmeti veren birkaç siteyi denedim. Denemelerim sonucunda en çok Blogspot'un formatını yapacaklarım için kendime uygun buldum ve alanımı oluşturdum. Buradaki amacım, Live Spaces'te olduğu gibi güncel listelere sahip olmanın yanında kendi iç dünyamdaki yorumlarımı sanal alemde paylaşma imkanımı kullanmaktır.

    Bu sitede oluşturacağım format ve içerik hakkında da kısaca bilgi vermek isterim. Sitede 'Güncel Sayfalar' başlığı altında, adından da anlaşılacağı üzere, sürekli güncel tuttuğum liste ve sayfalara öncelikli olarak özen göstereceğim. Kendi ilgi alanıma giren listelerle ilgili bağlantıları paylaşacağım. Daha da önemlisi, pek de cesaret edemediğim 'blog yazma olayı'na ufaktan ufaktan başlayarak, kendi düşüncelerimi ve yorumlarımı paylaşmak ve tartışmak adına yazılar yazmayı da düşünüyorum. Bu alanımın sadece liste ve linklerden oluşmasını istemem. Alanıma gelen ziyaretçi arkadaşlarım yazılanları okurken veya siteme göz gezdirirken liste ve sayfalarımın da 'hafiften incelenen bölümler' olmasını isterim.

    Günlük hayatta pek konuşmayı seven bir insan değilim; ama iş yazma konusu olunca "yazarım abi" diyebiliyorum içimden. Popüler bir alanımın olmayacağı ihtimalini de çok iyi bilerek en azından alanımın dolu görünmesi adına hamleler yapacağımı düşünüyorum. Bu yüzden buradayım. Herkese Merhaba!