2012/12/30

2012 Biterken

Koskoca bir yılı daha geride bırakıyoruz. Zaman akıp gidiyor. Neler olmadı ki şu bir yıl içerisinde! Bence insan seneler geçtikçe, zamanı yaşadıkça tecrübe kazanıyor.

Geriye dönüp baktığımda, 2012'deki en etkileyici olay benim için anneannemin vefatı olmuştur. Sürekli hastalıklarla uğraşan ve sonra da yaşamını yitiren canım anneannemin ölümü beni çok etkiledi. Çünkü ben yakın çevremden kimsemi kaybetmemiştim son zamanlarda. Daha önce akrabalarımızdan Orçun'un vefatını hatırlıyorum. Ama bu sene içinde nenemin vefatına çok üzüldüm. Bazen onu hatırlıyorum ve hâlâ inanamıyorum. Keşke yaşasaydı da o bileziği kendi taksaydı düğünümüzde. Her şeyin başı sağlık işte! Sağlık önemli bir unsur hayatta; sağlıklıysan değerini bilirsin hayatın. Unutmayalım ki hasta olunca sağlığımızın değerini daha iyi anlıyoruz. Bu yüzden sağlıklı olduğumuza şükür edelim her zaman.

Mayaları da unutmamak lazım. Özellikle 21 Aralık günü kıyametin kopacağı söyleniyordu. Ben o günü normal bir gün olarak yaşadım. 21 Aralık'ın etkisinde kalmadım değil; ama bir şeylerin olacağını da zannetmiyordum. Bir de o gün Türkiye'den sadece İzmir'in Şirince yerleşkesinde kıyametin kopmayacağı inancı da vardı. Ne oldu; tabi ki hiçbir şey olmadı. Bu kadar basit değil bence. Kıyameti ben de yaşamadık isterdim; ama sanırım ben yaşamımı yitireceğim ve kıyamet daha kopmamış olacak, insanlar yaşamaya devam edecek. Lisedeki din hocam, kıyametin koptuğunu söylemişti, hâlâ hatırlıyorum. Bence kıyamet milyonlarca yıl kopmayacak. Benim düşüncem böyle. Tabi ki bir varsayım bu. Kimse bilemez kıyametin ne zaman kopacağını, Dr. Ömer Çelakıl bile! Adamın soyadından belli, aklımızı çelmeye çalıştığı...

5-6 senedir kur'a bekleyen annem ve babama nihayet bu sene hac çıktı. 33 günlük hac ziyaretini yaptılar ve o kutsal toprakları görüp gezdiler, ibadet ettiler, dua edip namaz kıldılar. Benim de o kutsal toprakları görme niyetim var elbette.

Araba da aldım ben, değil mi? Evet hatırladım, 2-3 olay zannediyordum; ama ben bu sene araba sahibi de oldum. 2. el olan arabamı satıp çoktan sıfır araba sahibi olmaya karar vermiştim bile. Çok memnunum arabamdan. Bu konuda yardımlarını esirgemeyen hacı annem ve hacı babamın emekleri çok büyüktür. Zaten onlar olmazsa ben böyle bir borcun altına kesinlikle giremezdim. Sağ olsunlar!

Başka var mı diye düşünüyorum. Stresli bir iş hayatımda 2012 yılında yaşadığım ve hatırlayabildiğim önemli ve etkileyici olaylar bu kadar herhalde. Daha vardır belki; ama hayatımı çok etkileyen başka bir olay hatırlamıyorum. Eğer hatırlarsam yazıyı tekrar düzenlerim.

Çevremden ve tanıdıklarımdan da hayatında değişiklik olanlar var: kimi öğretmen oldu, kimi polisliği kazandı... Ben bile başka bir ilde ekonominin nabzını tutuyorsam siz niye yapamayasınız. Çalışınca her şey olur. Yeter ki kendimizi geliştirmeyi bilelim, değişime ve gelişime açık olalım.

2012 yılı ban bunları getirdi. Şükürler olsun ki hastalanmadım, sağlığım yerindeydi. Ufak tefek hastalıklarla uğraştım; ama şimdi sağlıklıyken kendime dikkat etmeye çalışıyorum. Zor bir iş yaptığımın farkında olsam bile işimde kendimi başarılı olarak görüyorum. Bence bankacılık en zor işlerden bir tanesi. İşimi bazen severek yapsam da bazen öyle anlar oluyor ki sinirlenmemek elde değil. Stres ve sıkıntılarla iş yapmaya çalışıyoruz işte. Sadece müşteriler ile değil, Genel Müdürlük'teki ve Bölge Müdürlüğü'ndeki arkadaşlarımızla da uğraşıyoruz.

Açıkçası benim 2013 yılından pek bir beklentim yok. Yine önemli bir gelişme olursa, şimdi yazdığım gibi, 2013 yılının son günlerinde de yazabilirim. Yeni yılın sağlık, başarı ve mutluluk getirmesini umuyorum. En iyi dileklerimle;

Seneye görüşürüz!

2012/08/19

Eski Ramazanlar


- "Nerede o eski Ramazanlar?" diye soranlara;

- "Eskide kaldı!" diyesim var(dı). Ama cevap olarak artık şu resim aklıma gelir oldu.



Eski Ramazanları bulmuşlar işte! Dediğim gibi de eskide kaldılar. Eskilerin klasik Ramazanlarıdır onlar. Her zaman hatırlanırlar. Onların hayatımızdaki yerleri apayrıdır. Onları hep özlüyoruz ve özlemle anıyoruz.

Şaka bir yana, eskiden Ramazan ayları ve bayramları ayrı geçermiş. Akraba, yakın dost ve komşular mutlaka ziyaret edilirmiş. Ramazan'ın gerektirdikleri yerine getirilirmiş. Herkes zorlukları görmezden gelerek bayramlaşırmış. Şimdilerde de öyle gibi görünse de eski Ramazanların yerini asla tutmaz bugünkü yapılanlar. Bir mesaj/sms atmayla veya telefon açmayla geçiştiriyoruz. Ya da internetten herkesin görebileceği bir şekilde durum güncellemesi yapıyor ve/veya twit atıyoruz. Bir şekilde kendimizi avutmaya çalışıyoruz. Eskiden yapılanlar gibi yapmıyoruz.

Eskiden durumlar daha mı iyiydi de eski Ramazanlar hep aranır ve yaşanmaya çalışılır. Maddi durumlar şimdi biraz daha iyi görünse de insanların eskiden gönülleri bolmuş. En azından benim gözlemlediğim ve yaşadığım çevre bakımından durum böyle. Zaman bizi sanki asosyalleştiriyor. Ne kadar telefon açsak da, mesajla kutlasak da, imkanımız varken ziyaret etmiyorsak, elimizde varken vermiyorsak Ramazan Bayramı'nı olması gerektiği gibi kutlamıyoruz demektir.

Özellikle dini bayramlarda manevi duyguların itmesi ile hatırlanan yakınlar aslında hep yakında olup da uzakta olanlardır. En basit örnek olarak; aynı apartmandaki komşuların birbirlerini ziyaret etmeleri ve komşuluklarını pekiştirmeleridir. Bu bayramlar da olmasa kimsenin komşusunun kapısını çalacağı yok. Bazen bayramların hayatımızda olmasından o kadar çok memnunum ki önemli bir eksikliğimizi kapatıyor. Eğer bayramlar olmasa insanlar tek başlarına kalacaklar gibi. Ayrıca aramak, mesaj atmak, konuşmak hatta yanlarına gitmek için neredeyse bayramlar beklenir oldu. Hep bayramlara göre planlar yapılır oldu. Eskiden böyle bir zorunluluk yoktu sanırım. Çok da eskileri bilmem ben; ama benim hatırladığım kadarı ile bayramlar hep böyle yaşanıyor. Eskiden demek ki daha güzelmiş Ramazanlar ve Kurbanlar. Tam da eski Ramazanların yavaş yavaş aranmaya başladığı zamana denk geldiğimi düşünüyorum. Şimdilerde ne büyükler ne de küçükler bayramları çok iyi yerine getiriyorlar. Bayramları yaşatmaya çalışanlar var elbette. Birileri iyi ki hâlâ eski bayramları yaşamaya çalışıyor.

Zaman ilerledikçe çalışmak zorunlu hale geliyor. "Ekmek aslanın midesinde artık." tabiri caizse. Hal böyle olunca millet tatilini hep bayramlara denk getirmeye çalışıyor. Tatilde ne yaparsa o, kalan zamanlarda zaten çalışmak ve işinin başında olmak zorundasın. Eskiden o "9 günlük" tatiller de yok artık, denk gelmiyor ve arada eriyip gidiyor. Millet tatil ihtiyacını mı karşılasın yoksa akrabalarını ve büyüklerini mi ziyaret etsin? Bazen hak vermek gerekiyor; ama yine de önce ziyaret sonra tatil yaptın mı yerini bulacak gibi. Öyle olduğu zaman da denk getiremiyorsun, dilediğin gibi tatilini yapamıyorsun, dinlenemiyorsun.

Her şey bir yana; iyi ki bayramlar resmi tatil de hem tatilimizi yapabiliyoruz hem de ziyaretlerimizi gerçekleştirebiliyoruz. Yine de her ne yaparsak yapalım eski Ramazanlardaki gibi olmuyor. Kendimizi haklı çıkarmak istemiyorum; ama teknoloji hayatımıza girdiğinden beri eski Ramazanları yaşayamadığımızı görüyorum.

Yine bir bayram, yine geldi ve geçiyor işte. Bizlere düşen Ramazan Bayramı'nda yapılması gerekenleri yapmak. Bayramınızı kutlar, sevdiklerinizle ve yakınlarınızla mutlu bir bayram geçirmenizi dilerim. İyi bayramlar!

2012/06/02

Hayat

Hayat, bir insanın doğumu ile ölümü arasındaki bir yoldan ibarettir aslında. Bu yol öyle kısadır ki bir bakarsınız, yolun sonuna gelmişsinizdir. Bazen de yol git git bitmez. Yolculuk öyle yorucudur ki insanın ömründen ömür gider. Kimi bu yolu otobüs ile giderken, kimisi araba ile kimisi de yaya gider. Muhakkak insan nihayetinde yolun sonuna ulaşır ve ulaştığında ise o insan için her şey bitmiştir.

Ben daha yolun sonunu görmedim; ama yolun sonunu gördüğümde belki insanlar beni bir daha canlı göremeyecekler. Bu, her insan için aynı şekilde geçerlidir. "Bindik bir alamete, gidiyoruz kıyamete!"

Bu hafta yolun sonuna gelenlerden birisi de annemin annesiydi. Anneannemin yolu hep taşlıydı. Kendimi bildim bileli anneannemin bir hastalığı vardı. Yıllar önce yapılan yanlış bir ameliyat, onun yolunu bir anda değiştirmişti. Ama o yoluna bir şekilde devam ediyordu; ta ki hastalığı iyice nüksedene kadar. Daha 2 hafta önce kendisini görmüştüm. Elini öpüp vedalaşmıştım. Hatta ölmeden 2 gün önce dayımın telefonundan 3G ile görüntülü görüşmüştük. Kendisi iyiydi; fakat neşeli değildi. Hasta olduğu durgunluğundan belli idi. Belki de ecelini bekliyordu. O sakinliğine şimdi bir anlam verebiliyorum. Sanki öleceğini biliyordu; ama hiç de belli etmiyordu belki de. Beni de korkutan o ifadeydi; fakat kimse bilemedi. Bir aydır Adana'da hastalığına çare bulmaya çalışıyordu; ama araştırma hastanesinde bir türlü hastalığına teşhis konulamadı. Tıpkı aynı hastanede babamın halasının kızına bir türlü konulamayan teşhis ve bulunamayan çare gibi! Kanser bilinen en tehlikeli hastalık olsa da bence aynı tehlike derecesine sahip başka hastalıklar da var. Örneğin; deli dana hastalığı gibi. Nedir bu hastalık, çaresi yok mudur veya ilacı? İnsanlar öyle hastalıklardan hayatlarını kaybediyorlar ki çaresizlik o insanı değil de insanlığı öldürüyor gibi.

71 yaşındaydı anneannem. Gençti tabi ki! Gençlik başa beladır zaten. 71 yıl, dile kolay. Ben bu kadar sene bir yolu gidebileceğimi şimdi hiç düşünemiyorum. Kim düşünebiliyor ki, kim diyebilir ki "Ben 70 yaşıma kadar yaşarım!" diye? İnsan yaşadığı hayat boyunca ne ekerse onu biçer. İster 5, ister 20, ister 40, isterseniz 70 yıl yaşayın; yaşadığınız hayat, aldığınız nefes boyunca yapılan her şey yolun sonunda bizi iyi veya kötü olarak belirleyecek. Kendi kaderimizi yaşıyor olsak bile.

Fazla söze gerek yok aslında. Hayatın bize yaşattıklarını kendimce anlatmaya çalışıyorum işte. Hayatta doğum olduğu gibi ölüm de var ve ben bu hayatta çok sevdiğim birini, anneannemi kaybettim hem de hiç beklemediğim bir şekilde. Hiç anlayamadım; hastayken, yaşarken, nefes alırkenki o suskun ifadesini. Biliyordu sanki, her gözlerine baktığımda o durgunluk vardı. Bir ay Adana'da hastanede tedavi gördükten sonra dayım anneannemi Mersin'deki evine götürmüştü. Son kez gezip evini ve kocasını görmüştü. Dedemin anlattığına göre son yıllarda ilk kez bu kadar mışıl mışıl uyumuştu.; ama sabah kalktığında yine rahatsızlanmış ve tekrar dayım anneannemi Adana'daki o hastaneye götürmüştü. Annemin anlattığına göre; anneannemin hastalığı iyice nüksetmişti. Belki de o zorlu viraja anneannem biraz hızlı girmişti. Babamın anlattığına göre de, 40 dakikalık yapılan kalp masajından sonra kurtarılamayan anneannemin ölüm haberini ben Pazartesi akşamı saat 9 gibi gelen telefon çağrısında aldım. Telefon çaldığında annemin aradığını görünce hiç düşünmemiştim kötü haberin geleceğini; çünkü anneannem iyiydi, evini görmeye gitmişti. "Alo, alo!" diyorum annemden ses gelmiyordu. Telefon iyi çeker diye diğer odaya gittim ve annemin o üzüntülü sesinden ve konuşmasından olayı anladım. Annemin o üzüntülü haberinden sonra içimdeki üzüntüyü anlatamıyorum; çünkü hiç inanamıyorum. Babamı aradığımda kendisi bana 4-5 dakika önce öldüğünü söyledi ve benim aklıma ilk gelen onun yanında olmam gerektiğiydi. Babama dedim ki: "Ben Adana'ya geliyorum." Gece çıkmamı istemediler; ama ben yine de arabaya atladığım gibi yola koyuldum, ertesi gün işimin olmasına rağmen. Tabi ki yola çıkmadan önce amirlerime haber vermiştim. Sonra cenazeyi Mersin'e götüreceklerini ve benim de Adana'ya değil de Mersin'e geçmemi söylediler. Mersin'e vardığımda saat gece 2 gibiydi ve herkes anneannemin evimin önündeydi. Bir hoş oldum, üzgün ve sıkıntılıydım. Gündüz gözüyle de Tömük'te kendisine toprağa gömdük. (Yazmasam da içimden iyi dileklerimi her zaman kendisine söylüyorum!)

İnsan, yakını ölünce bir kez daha hayatının değerini ve kıymetini iyi anlıyor. Anneannem "Aytaç'ın düğününde oynadım, Ali'nin düğününde de oynayacağım." derdi her zaman...

Yolun sonuna doğru ilerlerken ölümü daha çok beklemeye başladım. Yolun sonunda ölümün olduğunu biliyorum çünkü. Bilerek veya bilmeyerek, öleceğimi belki de insanlara gözlerimdeki o acımasız bekleyişi hissettirmeyecek olsam da her insan gibi ben de toprak olacağım ve hayat benim için çoktan sona ermiş olacak.

Ölümden niye bu kadar çok bahsetmeyeyim ki? Hayatın acımasız da olsa gerçeklerinden sadece birisidir, ölüm! Hayat devam ediyor; ama nereye kadar? Bilemem!...

2012/02/14

Sevgililer Günü

14 Şubat geldi çattı! Malum, 14 Şubat deyince akla gelen ilk şey Sevgililer Günü. Neden gelmesin ki? Benimsetmişler bir kere. Sevgililer Günü diye bir günün olmasından dolayı memnun olan da var; olmayan da. Ama yine de 14 Şubat insanlara bazı şeyleri yaptırma ihtiyacı doğuruyor.

Yine çalma bir gün. Yani başka milletler bulmuş (Valentines Day), biz de kutluyoruz işte. Aslında böyle olmasının bir faydası var: Böyle bir gün olmasaydı belki de hiç aklımıza gelmeyecekti. (Ama yine de benim düşüncem biz Türkler bulurduk uygun bir şeyler.) Var mı ki, bizim bulup da tüm dünyada bir kutlanan bir gün? Hatırlayamadım. Hatırlayan veya bilen biri var mı?

Neyse, konu 14 Şubat, fazla uzaklaşmayalım konudan. Her iki tarafın da sorumlulukları var elbette; ama insan (sevgili) üzerine düşeni yapmalı. İlla ki hediye almak değildir, kutlamak. Hatırla(t)mak bile bazen yeter. Peki ya sevgilisi olmayan ne yapsın; kimi hatırlasın, kime hediye alsın, kimin sevgililer gününü kutlasın, kime sürpriz yapsın?

Bu günü kutlamak, bu yıl benim için farz oldu. Aslında geçmiş yıllarda ne güzel 14 Şubatı kazasız belasız atlatıyordum. Önemsiz ve sıradan bir gündü 14 Şubat. (Vardı da biz mi kutlamadık!?) Şaka bir yana günün gerektirdiği şeyi yapmak lazım. Değeri ne olursa olsun, sevgilinin Sevgililer Günü kutlanmalı. Ben de tabi ki üzerime düşeni yapacağım. Belki küçük bir şey olarak gördüğü şey onun için çok büyük, değerli veya önemli olacak. Belki de hiç işe yaramayacak ve hayal kırıklığına uğrayacak. Bu ihtimale karşı bile yine de karşımdaki/karşınızdaki memnun olacaktır. Çünkü önemli olan, yapılan veya alınan şeyin parasal değeri değildir. Önemli olan sevgilinin hatırlanması ve hatırlatılmasıdır.

Her neyse günün keyfini, enerjisini kaçırmamak dileğiyle Sevgililer Gününüzü kutlarım. Unutmadan;

Sevgililer Günümüz kutlu olsun aşkım...