Hayat, bir insanın doğumu ile ölümü arasındaki bir yoldan ibarettir aslında. Bu yol öyle kısadır ki bir bakarsınız, yolun sonuna gelmişsinizdir. Bazen de yol git git bitmez. Yolculuk öyle yorucudur ki insanın ömründen ömür gider. Kimi bu yolu otobüs ile giderken, kimisi araba ile kimisi de yaya gider. Muhakkak insan nihayetinde yolun sonuna ulaşır ve ulaştığında ise o insan için her şey bitmiştir.
Ben daha yolun sonunu görmedim; ama yolun sonunu gördüğümde belki insanlar beni bir daha canlı göremeyecekler. Bu, her insan için aynı şekilde geçerlidir. "Bindik bir alamete, gidiyoruz kıyamete!"
Bu hafta yolun sonuna gelenlerden birisi de annemin annesiydi. Anneannemin yolu hep taşlıydı. Kendimi bildim bileli anneannemin bir hastalığı vardı. Yıllar önce yapılan yanlış bir ameliyat, onun yolunu bir anda değiştirmişti. Ama o yoluna bir şekilde devam ediyordu; ta ki hastalığı iyice nüksedene kadar. Daha 2 hafta önce kendisini görmüştüm. Elini öpüp vedalaşmıştım. Hatta ölmeden 2 gün önce dayımın telefonundan 3G ile görüntülü görüşmüştük. Kendisi iyiydi; fakat neşeli değildi. Hasta olduğu durgunluğundan belli idi. Belki de ecelini bekliyordu. O sakinliğine şimdi bir anlam verebiliyorum. Sanki öleceğini biliyordu; ama hiç de belli etmiyordu belki de. Beni de korkutan o ifadeydi; fakat kimse bilemedi. Bir aydır Adana'da hastalığına çare bulmaya çalışıyordu; ama araştırma hastanesinde bir türlü hastalığına teşhis konulamadı. Tıpkı aynı hastanede babamın halasının kızına bir türlü konulamayan teşhis ve bulunamayan çare gibi! Kanser bilinen en tehlikeli hastalık olsa da bence aynı tehlike derecesine sahip başka hastalıklar da var. Örneğin; deli dana hastalığı gibi. Nedir bu hastalık, çaresi yok mudur veya ilacı? İnsanlar öyle hastalıklardan hayatlarını kaybediyorlar ki çaresizlik o insanı değil de insanlığı öldürüyor gibi.
71 yaşındaydı anneannem. Gençti tabi ki! Gençlik başa beladır zaten. 71 yıl, dile kolay. Ben bu kadar sene bir yolu gidebileceğimi şimdi hiç düşünemiyorum. Kim düşünebiliyor ki, kim diyebilir ki "Ben 70 yaşıma kadar yaşarım!" diye? İnsan yaşadığı hayat boyunca ne ekerse onu biçer. İster 5, ister 20, ister 40, isterseniz 70 yıl yaşayın; yaşadığınız hayat, aldığınız nefes boyunca yapılan her şey yolun sonunda bizi iyi veya kötü olarak belirleyecek. Kendi kaderimizi yaşıyor olsak bile.
Fazla söze gerek yok aslında. Hayatın bize yaşattıklarını kendimce anlatmaya çalışıyorum işte. Hayatta doğum olduğu gibi ölüm de var ve ben bu hayatta çok sevdiğim birini, anneannemi kaybettim hem de hiç beklemediğim bir şekilde. Hiç anlayamadım; hastayken, yaşarken, nefes alırkenki o suskun ifadesini. Biliyordu sanki, her gözlerine baktığımda o durgunluk vardı. Bir ay Adana'da hastanede tedavi gördükten sonra dayım anneannemi Mersin'deki evine götürmüştü. Son kez gezip evini ve kocasını görmüştü. Dedemin anlattığına göre son yıllarda ilk kez bu kadar mışıl mışıl uyumuştu.; ama sabah kalktığında yine rahatsızlanmış ve tekrar dayım anneannemi Adana'daki o hastaneye götürmüştü. Annemin anlattığına göre; anneannemin hastalığı iyice nüksetmişti. Belki de o zorlu viraja anneannem biraz hızlı girmişti. Babamın anlattığına göre de, 40 dakikalık yapılan kalp masajından sonra kurtarılamayan anneannemin ölüm haberini ben Pazartesi akşamı saat 9 gibi gelen telefon çağrısında aldım. Telefon çaldığında annemin aradığını görünce hiç düşünmemiştim kötü haberin geleceğini; çünkü anneannem iyiydi, evini görmeye gitmişti. "Alo, alo!" diyorum annemden ses gelmiyordu. Telefon iyi çeker diye diğer odaya gittim ve annemin o üzüntülü sesinden ve konuşmasından olayı anladım. Annemin o üzüntülü haberinden sonra içimdeki üzüntüyü anlatamıyorum; çünkü hiç inanamıyorum. Babamı aradığımda kendisi bana 4-5 dakika önce öldüğünü söyledi ve benim aklıma ilk gelen onun yanında olmam gerektiğiydi. Babama dedim ki: "Ben Adana'ya geliyorum." Gece çıkmamı istemediler; ama ben yine de arabaya atladığım gibi yola koyuldum, ertesi gün işimin olmasına rağmen. Tabi ki yola çıkmadan önce amirlerime haber vermiştim. Sonra cenazeyi Mersin'e götüreceklerini ve benim de Adana'ya değil de Mersin'e geçmemi söylediler. Mersin'e vardığımda saat gece 2 gibiydi ve herkes anneannemin evimin önündeydi. Bir hoş oldum, üzgün ve sıkıntılıydım. Gündüz gözüyle de Tömük'te kendisine toprağa gömdük. (Yazmasam da içimden iyi dileklerimi her zaman kendisine söylüyorum!)
İnsan, yakını ölünce bir kez daha hayatının değerini ve kıymetini iyi anlıyor. Anneannem "Aytaç'ın düğününde oynadım, Ali'nin düğününde de oynayacağım." derdi her zaman...
Yolun sonuna doğru ilerlerken ölümü daha çok beklemeye başladım. Yolun sonunda ölümün olduğunu biliyorum çünkü. Bilerek veya bilmeyerek, öleceğimi belki de insanlara gözlerimdeki o acımasız bekleyişi hissettirmeyecek olsam da her insan gibi ben de toprak olacağım ve hayat benim için çoktan sona ermiş olacak.
Ölümden niye bu kadar çok bahsetmeyeyim ki? Hayatın acımasız da olsa gerçeklerinden sadece birisidir, ölüm! Hayat devam ediyor; ama nereye kadar? Bilemem!...