2011/07/16

Adana Deyince

Kendimi hiç de Adanalı olarak görmesem de doğup büyüdüğüm şehirdir, Adana. "Nerelisin?" diye sorduklarında mecburen "Adanalıyım!" diye cevap veriyorum. İnsanları bu cevap ile de kandırmıyorum; fakat cevabım karşısında ikinci bir soruyu da sormaktan geri kalmıyorlar: "Sen nasıl Adanalısın?". "İşte ben böyle bir Adanalıyım." diyorum kendi içimden. Anlıyorum ki, Adanalı olmayanların kafasında öyle bir Adana profili var ki bambaşka bir memleketmiş havası uyandırmış insana. Halbuki Adana da diğer iller gibi bir il, hatta büyük bir şehir.

Adana'nın merkez mahallerinin birinde 1985 yılında doğmuşum. (Doğmuşum diyorum; çünkü o zamanları hatırlamıyorum.) Ama merkezde fazla kalmamışız. Yerleşimimiz hep yukarı (kuzey) mahallelere doğru olmuştur. Yurt mahallesi, Güzelyalı mahallesi derken şimdi çıkışa da yaklaşmış sayılırız. Doğduğumdan beri Adana hep aynı Adana olsa da eski yaşamları bilen insanlar Adana'yı merkezdeki mahalle yaşam tarzını düşünerek ve Adana'daki yaşamın o şekilde olduğunu öngörerek dile getiriyorlar. Örneğin; Adanalıların acıyı (acılı yemeği) sevdiğini, damlarda yattıklarını, (eski) Adliye önünde olayların olduğunu ve daha nice aklıma gelmeyen olumsuz sayılabilecek özellikler dile getirilir. Ben eski yaşamlara denk gelmesem de ailem belki de iyi bir yaşamımız olsun diye Adana'nın kuzeyine doğru yerleşmişiz hep. Dolayısıyla çocukluğum ve gençliğim apartman yaşamında geçti diyebilirim. Dolayısıyla da acı yemeye alışamadım; damda yatamasam da balkonda yattığım olmuştur; olayların içinde bulunmasam da olanları hep televizyondan öğrendim. Çünkü Adana büyük bir şehir ve herkes aynı şeyi yapmıyor. Yaşam tarzları oldukça çeşitli. Adana'nın kuzeyi ile güneyini ve hatta Yüreğir'ini ve Seyhan'ını bir tutmak hiç de doğru bir davranış değil. Ama işte Adana deyince insan belliyor.

Bunları Adana'yı özlediğimden, Adana'ya hasret duyduğumdan dolayı yazmıyorum. Daha geçen haftasonu Adana'daydım. Benim yakındığım tek konu, insanların Adanalı olduğumu öğrendiklerinde kafalarındaki o Adanalı profili ile uyuşmadığımı, hiç de Adanalı görünmediğimi söylemeleridir. Esmerim işte, daha büyük bir kanıtı olabilir mi? Değil mi, Adana en sıcak illerden bir tanesi. Özellikle nem de olunca sıcaklık çekilmez bir hal alıyor. Bence Adana'nın tek itici yanı bu, sıcağı. O yüzden Adana'dan kaçtığıma bir yandan da seviniyorum. Biraz da esmerliği üzerimden attım mı, tamamdır. Sadece kimlikte kalacak Adanalılığım.

Çay'ı da unutmayalım. Çayı pek sevmiyorum. İçmeyeyim diyorum; ama geri çeviremiyorum çay tekliflerini. Çayı da içmeyi sevmediğimi söylediğimde, "Yok artık ya sen nasıl Adanalısın!?" tarzında sorular tekrar bana yöneliyor. Ama içli köfteyi severim. Acıyı sevmem. Şalgamı da pek sevmem; yani aramam. Bici-bici sevilmez mi? Salep içilmez mi? Bici-biciyi de çoğu insan söyleyemiyor. Güzel bir şey olduğunu biliyorlar; fakat ismini söyleyemiyorlar. Yemekten yana pek aram iyi değildir. Pek yemek seçmem; fakat sevemediğim yemek de elbette vardır. Mesela; kemikli bir yemek, mumbar, kelle, paça, işkembe türü çorbalar, şırdan... miğdem şimdiden bulandı. Bu yemekler de Adana'ya özgüydü, değil mi?

Önemli bir konuyu da atlamayalım: şive, ağız. "Adanalıyık! Allah'ın adamıyık! Bici-bici yer, şalgam içerik!..." Ben hiç böyle konuşmam mesela. Adanalıyım derim her zaman. Birkaç Adanalı arkadaşla başka bir ilde gezerken bize "Nerelisiniz?" diye sorulsa da herhalde cevabım "Adanalıyız!" olurdu. Bir yandan seviniyorum, Adanalı gibi konuşmadığım, yaşamadığım, yemediğim, içmediğim, ... için. Gerçi doğduğunn yer değil, doyduğun yerli olursun belli bir süre sonra; ama ben kendimi hep Türkiyeli olarak gördüm. Benim için önemli değildir vatandaşın nereli olduğu. Önemli olan insan olmasıdır benim için. Gerisi teferruattır, ayrıntıdır. Dolayısıyla ayrıntılara takılmamak lazım.

Adana ile ilgili daha çok söylenecek şey var; ama hep aynı kapıya çıkıyor işte. Son olarak da konu ile ilgili olmasa da biraz da kendimden bahsetmek istiyorum. İnsan olarak ben kendimi hep bir istisna olarak görüyorum. Yani ben diğer insanlar gibi yapamıyorum. İlişkilerimde ve iletişimlerimde olması gerektiği gibi, ideal bir bir şekilde davranamıyorum. İnsanlardan çok çektiğimden dolayı olsa gerek. Ailemden başlayıp, çevremdeki insanlar, öğrencilik yaşamımdan arkadaşlar ve akrabalarıma kadar genişleyen yelpazede ben hep ikinci plandaydım. Zeki olduğumu söylerler; ama yine de beni beğenmezler. İnsan olarak önemsenmediğimi anladığım zaman da o insanlar artık benim için bitiyor. İçimde ölüyorlar. Arayıp sormuyorum. Niye arayım ki? Önemsiz olduğum biri için kendimi niye yorayım ki? İşte ben bu geniş yelpaze içinde kendimi yalnız hissettim her zaman. Varsın olsun; 26 yıldır ben böyle yaşamışım. Nasıl bu yıllara kadar geldiysem, bundan sonra da öyle yaşayacağım. Büyük/iddialı konuşmayım; fakat artık yaşam benim için öyle görünüyor. Biraz da kendimi önemli görüp kendimi benliğimi tam anlamıyla kazanma şansım olursa, bir de bir şeyleri değiştirme şansı bulursam hayat o zaman benim için biraz daha yaşanılabilir hale gelebilir düşüncesindeyim.

Artık hiçbir şeyin eskisi gibi olmayacağı sözünü kendi kendime verdikten sonra yeni bir rota ve hedef çizdim kendime ve bu yol haritamdaki durakları ve uğrakları kendi çıkarlarıma göre belirleyeceğim. İnsanların beni seçmesine olanak vermeden, ben istediğim insanları seçeceğim. Ya da kendimi göstereceğim. Başarı ve saygılık kazanma zamanı geldi, hatta geçiyor bile.

Zeki olmak her şeye yetmiyor. Einstein da zekiydi; ama neden hep o dil çıkarttığı fotoğrafını seviyoruz? Adanalı olmak da her şeye yetmiyor. Çünkü biz Adana'ya ve Adanalıya hep aynı at gözlükleri ile bakıyoruz.

2011/05/15

Sistem mi, İnsan mı?

Üniversite yıllarımdan kalan bir tartışma konusunu blogumda yayınlama ve bir anlamda tekrar tartışmaya açma, günlerdir aklımdan geçen yazma konusuydu. Nihayet yazmaya karar verdim. Konuyu ne zaman düşünsem, soru üzerinde tartıştığım danışman hocam aklıma gelir. Belki de kendisi bu yazıyı okumayacak; ama şunu belirtmeliyim ki yıllar geçse de soruya cevabım hiç değişmedi.

"Sistem mi, insan mı?" sorusu, sistemlerin bir türlü olumlu yanıt veremediği zamanlarda aklıma takılır. Acaba sorun insanlarda mı, yoksa sistemin kendisinde mi? Ben sistemlerde bir sorun olduğu taraftarıyım. Hocam ise, konuşma sırasında, sistemde bir sorun olmayacağını, sorunun insanlarda olduğunu savunmuştu. Hâlâ da cevaplarımızın değişmediğini düşünüyorum. Yine aynı soru sorulsa, ikimizin de cevapları büyük bir ihtimalle yıllar önceki gibi olurdu.

O yıllarda, sistemsel bir hatadan dolayı işimizi göremiyorduk; ama sorunu sistemi yürüten insanlarla iletişim kurarak giderdiğimiz söylenebilir. Burada aslında bir tarafa (sisteme ya da insana) yüklenmek doğru bir davranış değil. İnsanların oluşturduğu sistemler zaman zaman hata verebilir. Sizce sorun, sistemleri kuran/oluşturan insanlarda mı, yoksa sürekli hata veren sistemlerde mi?

Bir işi görmek için veya bir işi yapmak için bir sisteme ihtiyaç vardır ve bu sistem bizim iş görmemizi sağlar. Dolayısıyla işimiz tek bir sistemin işleyişine bağlı olabilir. Örneğin sınav sistemi; son zamanlarda sıkça eleştirilmekte. Sistem bizi elemede yeterliliğe sahip olmadığını açıkça göstermeye başladı. Sınav neden yapılır? Herkes için yeterli olmayan kontenjanlar için seçim yapmaya, değil mi? 2 kontenjan vardır ya da boş yer için 2 insan alınacaktır. Eğer bu boş kontenjan sayısından fazla (mesela 10) kişi başvuru yaparsa sınav kaçınılmaz olur; çünkü bir eleme süreci başlamış olur. Dolayısıyla öyle bir sistem olmalı ki en uygun olan insan seçilsin. Sınav sistemini kuranlar ya da yönetenler insanlar değiller mi? Sürekli sistem değişikliği yapılır. Çünkü mevcut sistem yeterli değildir, değiştirilmesi gerekir. Sistemler değişse de insanlar aynıdır. O zaman asıl sorunu nerede? İnsanlar değişmediyse, sistemler neden değiştiriliyor ve güncelleniyor?

Üniversitedeki danışman hocam, çoğu insan gibi asıl sorunun insanlarda olduğunu düşünse de ben asıl sorunun "sistemler"de olduğunu düşünüyorum. Bu, insanların kusursuz olduğu anlamına gelmez. Elbette ki insanlar da hata yapabilir. "Hatasız kul yoktur." Ama sistemi oluşturan insanlar sürekli sistemleri güncelleştirme ihtiyacı duyarken, insanlar köklü bir değişimin içinde bulunmazlar. "Huylu huyundan vazgeçmez." sözü bu dediğimi destekler nitelikte değil midir?

Sistemleri değiştirmek çok kolaydır; ama insanları değiştirmek o kadar da kolay değildir!

2011/04/20

Zamanı Yönetebilmek

Vakit, nakittir. Belki de bu yazıya en uygun başlık bu olabilirdi. Ama her şeyin para olmadığının söylenebildiği günümüz şartlarında yine de zamanın yönetimi oldukça önem arz etmektedir. Tabi ki geçen zamanları para kazanmak ve yaşamımızı devam ettirebilmek adına kazanmaya çalışıyorsak, zamanımızı da boşa harcamamalıyız. Kısacası zamanımızı olumlu bir şekilde yönetebilmeliyiz.

Paylaşmak istediğim konu, bir iş için daha önceden belirlenmiş zaman periyotlarının dışına çıkılması. Planlanmış ve programlanmış bir sürecin içinde programa uymayarak zamandan çalmak benim canımı sıkan konuların başında gelir. Hazır programa uyulur, uygunluk verilir; ama nedense o süreçte oynamalar olur. Futbol 90 dakikadır, değil mi? İki devre halinde oynanır ve her devre 45 dakikadır. Bu sürelere de uzatma dakikalarına oynanmayan süreler ilave edilir. Bu futbolun oynandığı her yerde ve her takım tarafından kabul edilmiş standart bir uygulamadır. Çıkıp da bir hakemin bir maçın ilk yarısını bir saat oynatıp diğer yarısını da 30 dakika oynattığı nerede görülmüştür? Bu tıpkı bir saatlik halı saha maçında devre yapmadan, aralıksız bir saatte maçı oynayıp tamamlamaya benzer. Halbuki 30 dakikalık devreler halinde oynanılsa, biraz soluklanılsa, kaleler değiştirilse, maç o zaman daha adil şartlarda oynanmış olabilir. Tam bir saat aralıksız bir şekilde bir kaleye atak yapılınca da maçın bir anlamı kalmıyor, bana göre. Bunları aslında örnek olarak verdim; sanılmasın ki bir halı saha maçından sonra böyle bir yazı yazasım geldi. Ben bazı zamansızlıklardan yakınıyorum. Daha doğrusu zamanı yanlış kullandığımızı vurgulamaya çalışıyorum. Çünkü bu durumlardan rahatsızım. Yapılmış olan bir programa zaman bakımından uyulması taraftarıyım.

Neredeyse blogumda yazı yazmayalı, hatta düzenleme yapmayalı 2 ay oluyor. Bundan sonraki blog hareketim nasıl olur bilemem; ama bir şeyleri değiştirmenin vakti geldi de geçiyor bile. Ben yine kimseye aldırmadan bir şeyler yazmaya, göndermeye devam edeceğim. Arkadaşlarımdan yani sizlerden beklediğim tek şey, geridönüşüm. Yorumlarınız ve tepkileriniz sizlerden beklediğim geri dönüşümlerdendir. Okuyan ve takip edenlere de şimdiden teşekkür ederim!

2011/02/24

Twitter Sapıkları

Twitter, dünyanın en yaygın sosyal ağ sitesi olma yolunda Facebook ile her zaman bir yarış içinde bulunmasına rağmen, henüz popülerlik konusunda Facebook'a karşı bir üstünlük kuramadığı için bu yarışta hep bir adım geride kaldı. Nitekim bu yarış içinde Facebook, hâlâ bayrağı elinde bulundurmaya devam ediyor.

Facebook ülkemizde Twitter'a oranla oldukça yaygın olarak kullanılmakta. Facebook, kullanım, paylaşım ve ulaşılabilirlik açısından hemen hemen herkese daha cazip gelmekte. Durum böyle iken Twitter'ı tercih eden kullanıcı sayısı da azımsanmayacak çoğunlukta. Lakin Twitter, paylaşım açısından daha sınırlı bir olanağa sahip; çünkü sadece Twit'liyorsunuz. Yani kısa bir mesaj gönderir gibi notlar gönderip takipçilerinizin okumasını sağlayabiliyorsunuz. Genelde Twit'çiler de bu durumu, özgürlükte sınır tanımadan kullandıkları için ortaya daha çok söylenmek istenip de söylenemeyen kelimelerden oluşan Twit'ler çıkıyor. Bunu çoğu Twitter kullanıcısında görmek rahatlıkla mümkün. Hatta bayan kullanıcıların çoğu, Twit'leme konusunda kesinlikle sınır tanımıyor. Günlük hayatında küfür bile etmeyen bir bayanın Twitter'ında o söyleyemediği kelimeleri görürseniz sakın şaşırmayın.

Twitter ile birilerinden haberdar olmak daha kolay ve resmi iken bu resmiyet ve doğruluk konusunda endişelerimizin olması da gayet doğaldır. Ünlü takibini, ünlü Twit'i ile sürdürebilme imkanımız var. Twitter'ın en güzel yanı da bu olsa gerek. Ama önemli olan "gerçek ünlü"yü takip ediyor olmak.

Ünlü olmayan (ünsüz) Twit'çiler de kendilerine özgü konuşma stilleri ile Twit'leşmeye devam etmekte. Kullanıcılar düşündüklerini içlerinden geldiği gibi, sansürsüz bir şekilde ve olduğu gibi yazıya dökmekteler. Bu yaptıklarıyla da büyük bir gurur duyarak kendi egolarını tatmin etmekteler. Haliyle ortaya sapık Twit'çiler çıkmakta. Oysa ki Facebook'ta durum pek böyle değil. Olsa bile sapık sayısı diğerlerine oranla daha azdır. Onlar da zaten kendilerini belli eden şahıslardır. Ama Twitter'da kullanıcıların çoğu (özellikle de sapıklık konusunda) sınır tanımamaya devam etmekte. Twitter'ın esprisi yalnızca bu kadar. "Twitter Sapıkları"nın arasında bulunmaktansa, Facebook büyüsünün içinde bulunmak, daha çok tercih edilebilir.

2011/02/19

Kuralsızlık İçinde Kararsızlık

Geçen hafta değişim şart dedikten sonra hayatımdaki çoğu iyi gitmediğini düşündüğüm davranış, tutum ve alışkanlıklarımı tekrar gözden geçirmeye karar verdim. Çevremden aldığım tepkileri de hesaba katarak kendi rotamı çizmeye çoktan başladım bile. Bu konudaki düşüncem, gerçek ve sanal alemdeki insanların verdiği/vereceği tepkilere çok da aldırış etmeden kendi bildiğimi okumaktır. Bazı şeylere kayıtsız ve sessiz kalmak bazen o kadar çok işe yarıyor ki insan bu sayede biraz daha olgunlaşıyor. Dolayısıyla insan bu dünyadaki yerini bu şekilde daha iyi anlayabiliyor.

Gerçek hayattaki insan profili hemen hemen aynı olduğu için oradaki profilimde köklü bir değişim yapmama pek de gerek olmadığını düşünüyorum. Zira geldiğim noktada, yolun henüz daha başında olmama rağmen gayet iyi bir yerdeyim. Yalnızca iletişimde biraz daha kendimi geliştirmeliyim, biraz daha kendimi kanıtlamalıyım ki toplum içindeki yerim biraz daha sağlamlaşsın. Yine de bunu yaparken çevremdeki insanları düşünerek ve onları mutlu etmek adına değil de, daha çok kendimi düşünerek bir şeyleri yapacağım. Bunun adı bencillikten biraz daha farklı.

Gelelim daha önemli konuya: Sanal alemdeki profilim. Profil deyince akla Facebook gelse de ben öncelikle Blogspot alanımdaki genel değişimlerden bahsetmek isterim. Daha önce düzensiz olarak yazı gönderirken sonraları hafta sonları yazmaya başladım. Malum, yazmak için en müsait zaman hafta sonlarına denk geliyor. Ama bundan sonra güncel konulara şahit oldukça arada bir de yazabilirim. Çünkü yazmasam da her gün düzenlemek ve kontrol etmek için bloguma giriş yapmaktayım. Amacım blogumu daha iyi bir görünüme kavuşturmaktır. Daha önce de yaptığım gibi başka blogları ziyaret edeceğim; fakat her hangi bir yorumda veya tartışmada bulunmayacağım, düşüncemi bile belirtmeyeceğim. Kendimi ve başkasını üzmenin ne gereği var ki? Kendi kendime blogumda takılacağım işte bundan sonra. Kendi içdünyamdan ve bilinçaltımdan örnekler sunacağım. Hep daha iyiye ulaşmak adına eleştireceğim, tartışacağım, alkışlayacağım, beğeneceğim ve önereceğim. Bunu yaparken de başkalarını düşünmeden hareket edeceğim. Çünkü burası özgür bir platform, istediğimi yapmakta da özgürüm. Bu özgürlükte tabi ki sınırlar var ve bu sınırlar hepimizin gerçek hayatta özgürlüğümüzü kullanırken içinde olmamız gereken sınırlardan ibaret.

Facebook, bambaşka bir alem. Çok fazla söze gerek yok aslında bu site hakkında. Sürekli bir şeyleri değiştiren Facebook yöneticileri hâlâ sitenin popülerliğini korumaktalar. Yine de Facebook, üye olmada zorunluluk gerektiren bir alan değil. Eğer üye isek, istediğimiz şekilde profilimizi oluştursak bile yeter. Amaç önemli işte burda da. Ben sadece kendimi yansıtan bir profil ile yetiniyorum. Fazlasına çok da gerek duymuyorum. Amaç paylaşmak; ama biraz kendimizi fazlaca kaptırıyoruz öylesine.

Her şey bir yana, müzik bir yana. Bırakamadım şu müziği bir türlü. Gerçi bırakmak gibi bir niyetim de yok. Niye olsun ki? Bana en yararlı olan bir şeyden ne diye vazgeçeyim ki? Zaten sahip olmak veya olmamak benim elimde. Bazen öyle zamanlarda işe yarıyor ki hayatımdaki çok önemli bir boşluğu dolduruyor. Ruhumu öyle bir doyuruyor ki sağladığı marjinal faydanın farkına hemen varıyorum. Artı parantez açıp David Guetta'dan da bahsetmek istiyorum. Ondan haberdar olmayan hâlâ olsa da, kimileri ona dilleri dönmediğin dolayı Davut dese de, David Guetta benim 1 numaralı DJ'im. Diğer DJ'ler ise 2 numarayı paylaşıyorlar. Energy 98 adlı web radyosunun da müzikal yaşantımda önemli bir yeri var ve bu yadsınamaz. Daha çok David Guetta'nın sound'larını beğeniyorum. Adam harbiden öyle müzikler yapıyor ki hakkını veriyor tarzın ve ritmin.

Konuyu çok dağıttığımın farkındayım; ama yazmışken her konuya kısaca bir değinmek istedim. Genel gidişattan şöyle bir bahsetmek istedim. Neyi, nasıl ve ne şekilde yapacağımı ve bu bağlamda blog alanımda ne gibi bir perspektif ile yoluma devam edeceğimden bahsetmek istedim. Kendi ağzımdan bir şeyler yazarak bu alanı adeta bir günlüğe çevirsem de bundan sonra bu şekilde bir yazı yazmamaya gayret göstereceğim.

Unutmadan son bir konudan bahsederek bu yazıyı tamamlamak istiyorum. Konu, kural koymamak. Aslında bu yazıyı yazarken bu konu üzerine eğilecektim hatta konu başlığım da buydu; fakat yolunda gitmeyen o kadar çok durum vardı ki bu konuda yazmaya başlamak çok sonraya kaldı ve konu çok dağıldı. Yine de kural koymama konusunda kendi tartışmamı paylaşacağımdan dolayı memnunum.

Yıllar önce birinden kendime kural koymama konusunda tavsiye almıştım. O gün bu gündür bu konuyu her karar alışımda, kendime her kural koyuşumda düşünürüm. Konu değişim dedik, değişime dair bir karar ile kendi kendime kural koyarak bir şeyleri değiştirme çabası içine girdiğim o vakit hep aynı şeylere rastlıyorum. En kötü karar, kararsızlıktan iyi olsa da insanın kendi kendine yasaklar koyması, kendini kısıtlaması çok da faydalı bir şey değilmiş. Bunu her defasında anladım ve bazı şeyleri akışına bırakmaya karar verdim. Bu da bir karar ve değişimdir aslında. Ne yapalım, ister istemez karar almak zorundayız. Unutmayalım ki zaman, çoğu kez tek başına bir çözüm sunabiliyor.

2011/02/13

Değişim Şart

"Değişmeyen tek şey değişimin kendisidir." sözünü duymayan veya bilmeyen yoktur. Değişiyoruz ve değişirken de gelişiyoruz. Demek ki hâlâ bir şeyler mükemmel değil. Değişmesi gerekiyor ki değişiyor veya değişiyoruz. Belli bir olgunlağa erişildiğinde veya kusursuzluğa ulaşıldığında artık değişime gerek duyulacak mı? Yoksa yine bir değişime şahit olacak mıyız? Olacak isek bir şeylerin mükemmelliğinden bahsedebilir miyiz?

Her şey yolunda mı? Bir sorun yok, değil mi? Bu soruların cevapları "evet" ise, herhangi bir değişime gerek yok o zaman. İnsanoğlu her şeyin en iyisini ister; bu insanoğlunun doğasında vardır. İnsan ihtiyaçları sınırsızdır; ama bu ihtiyaçların karşılanması hiçbir zaman tam anlamıyla mümkün olmamıştır. Mümkün olduğu zaman da bir şeyleri değiştirmeye gerek kalmayacaktır. Çünkü zaten her şey mükemmeldir. Dolayısıyla şu an için "her şey yolunda" demekle sadece kendimizi kandırıyoruz; ama farkındayız.

İnsan her şeyi değiştirmeye kalkmadan, önce kendini değiştirmeli. Nedense herkes kendisini değiştirmeden dış dünyayı (kendisine göre) değiştirmeye kalkıyor. Bence öncelikle bunu değiştirmeliyiz!

2011/02/06

Hafta Sonu Blogcusu

Futbol ile ilgili son yazımı geçen hafta yazmıştım. Artık futbol hakkında yazmak ya da konuşmak gibi bir niyetim pek kalmasa da aklımda hâlâ Beşiktaş'ın Dynamo Kyiv ile oynayacağı Avrupa Ligi maçları var. Yine de futboldan herhangi bir beklenti içinde değilim. Umarım futbolla ilgili bir yazı daha yazmam ve bir yorumda da bulunmam.

Internet ve elektrik olduğu sürece her hafta sonu yazmayı düşünüyorum ve istiyorum. Haftalık bir konu bulup o konu üzerinde kendimce bir şeyler karalamak geliyor içimden. İllaki her hafta sonu yazmam gerekiyormuş gibi hissediyorum kendimi. Konu her şey olabilir; yaşadığım bir olay, herkesi ilgilendiren bir haber veya sıradan bir konu. Nasıl tasarlıyorsam o şekilde yazıya dökmek istiyorum kelimeleri ve cümleleri. Yalnız bu hafta için kendimi yazma konusunda pek hazır hissetmedim. Ama yine bloguma bir post (yazı) göndermezsem olmazdı. En azından bu yazı da bundan sonra bloglama konusunda nasıl bir yol izleyeceğim konusunda bilgi niteliğinde olsun istedim.

Bu hafta için kendime bir konu seçmedim. Birçok konu aklımdan geçti; fakat bir şey yazmak istemedim. Biraz da "Nasıl olsa okunmayacak, neden yazayım ki?" düşüncesine kapılarak kendime bir önyargı oluşturdum. Biliyorum; bu blogu kimse takip etmese de ben yine de her hafta sonu bloguma bir post göndereceğim.

2011/01/30

Taraftarlıktan Sadece Sempatikliğe

Futbolda yenmek de var, yenilmek de. Favorisi olduğumuz takım; kazanınca her şey güzel, yenildiği zaman ise her şey bitiyor. İşte taraf olmak ve taraftarlık böyle bir olgu. Tıpkı benim Beşiktaş'a olan fanatikliğimde olduğu gibi.

Beşiktaş son zamanlarda Yıldırım Demirören'in başkanlığı ile futbolcu transferi anlamında müthiş yatırımlara imza atmakta. Ama gelin görün ki transferdeki inanılmaz olumlu gelişmeler taraflı tarafsız herkesin dilinden düşmese de Beşiktaş hala futbol anlamında, sahada -transferlere oranla- bir gelişme gösteremiyor. İstanbul Büyükşehir Belediyespor karşısında sezonun ilk yarısında sahasında mağlup olan Beşiktaş, bugün de yine İstanbul'da mağlup olmaktan kurtulamadı. Bu durum gösteriyor ki, hala bir şeyler yolunda gitmiyor. Bu olumsuz duruma müdahele edecek kişiler hamlelerini bir an önce yapmalı. Hala şampiyonluk şansı varken kötü giden olayların üzerine sorumlular eğilmeli. Aksi takdirde Beşiktaş, ilk yarıda olduğu gibi yenildiği takımlara tekrar yenilebilir.

Ligte durum böyle iken Beşiktaş, Avrupa Ligi'nde bir başka oynuyor. Rakip Dynamo Kyiv'i Beşiktaş'ın eleyebilecek gücü var. Bu güç, Süper Lig'teki rakiplere karşı olan güçten daha başka bir güç. Avrupa Ligi maçlarının havası ile alakalı daha çok. Sanırım Süper Lig'teki takımlar birbirlerini daha iyi analiz edebiliyorlar. Fark burdan da kaynaklanıyor biraz da.

Beşiktaş'a karşı ayrı bir sempatim var. Bu sempati biraz renklerden, biraz da isimden kaynaklanıyor. Bu sempati son zamanlarda transferlerle birlikte fanatikliğe dönüşse de oynanan maçlarda alınan sonuçlar gösteriyor ki "Beşiktaş, hala aynı Beşiktaş". Bu düşüncem ilerde alınabilecek olası galibiyetlere rağmen umarım değişmez. Artık ben inişli çıkışlı bir taraftarlık yaşamak istemiyorum. Birisi hangi takımı tutuyorsun dediğinde, "Beşiktaş" deyip geçiştiriyorum. Bundan sonra da geçiştirmeye devam edeceğim. Çıkıp da Beşiktaş'ın galibiyetlerinin sohbetini yapmayacağım. Tıpkı Beşiktaş'ın mağlubiyetlerini üstlenerek savunmaya yönelik bir sohbetin içinde bulunmak istemediğim gibi.

2011/01/23

Elektriğe Bağlı Bir Yaşam

Elektriksiz bir yaşam, yaşanılmaz bir hal alabiliyor. Uzun süreli elektrik kesintileri sayesinde elektriğin değerini bir kez daha anlayabiliyoruz. Haliyle de yaşadığımız hayatımızı, elektriğe bağlı olarak nitelendirmek de mümkünlük kazanabiliyor.

Elektrik, teknolojinin de gelişimiyle beraber yaygınlık kazandı. Artık günlük hayatta kullandığımız çoğu araç-gereç elektrik ile çalışmakta. Hatta -çok yakındır- elektrikli (elektrikle çalışan) arabaları yollarda görürsek hiç şaşırmayalım. Elektrik kullanımı oldukça yaygınken, elektriğin kısa süreli de olsa olmaması bize sönük bir yaşam sunuyor. İşte bu kısa sürede elektriğin değerini bir kez daha anlama şansına sahip oluyoruz. Kısa süreli olan elektrik kesintilerine alışığız da uzun süreli olana hiç kimse alışık değildir. En azından alışık olanlar şu an yaşamıyorlar.

"Edison elektriği buldu; biz ise faturasını ödüyoruz." esprisi bile artık bayatladı; fakat teknolojiye şu an için hakim olan güç kaynağı elektrik olduğu sürece faturasını ödemeye hala mahkumuz; ta ki güneş enerjisi gibi alternatif kaynaklar ile çalışan araç-gereçler üretilip kullanılmaya başlandığı ana kadar.

Elektrikli sandalye ile ölümüne son verilecek olan kişi "Keşke elektrik olmasaydı." diye dua ederken biz "Keşke elektrik hiç gitmese" diye dua ediyoruz. Görülüyor ki hayatın her anında elektriğe mahkum bir yaşamımız var.