2011/07/16

Adana Deyince

Kendimi hiç de Adanalı olarak görmesem de doğup büyüdüğüm şehirdir, Adana. "Nerelisin?" diye sorduklarında mecburen "Adanalıyım!" diye cevap veriyorum. İnsanları bu cevap ile de kandırmıyorum; fakat cevabım karşısında ikinci bir soruyu da sormaktan geri kalmıyorlar: "Sen nasıl Adanalısın?". "İşte ben böyle bir Adanalıyım." diyorum kendi içimden. Anlıyorum ki, Adanalı olmayanların kafasında öyle bir Adana profili var ki bambaşka bir memleketmiş havası uyandırmış insana. Halbuki Adana da diğer iller gibi bir il, hatta büyük bir şehir.

Adana'nın merkez mahallerinin birinde 1985 yılında doğmuşum. (Doğmuşum diyorum; çünkü o zamanları hatırlamıyorum.) Ama merkezde fazla kalmamışız. Yerleşimimiz hep yukarı (kuzey) mahallelere doğru olmuştur. Yurt mahallesi, Güzelyalı mahallesi derken şimdi çıkışa da yaklaşmış sayılırız. Doğduğumdan beri Adana hep aynı Adana olsa da eski yaşamları bilen insanlar Adana'yı merkezdeki mahalle yaşam tarzını düşünerek ve Adana'daki yaşamın o şekilde olduğunu öngörerek dile getiriyorlar. Örneğin; Adanalıların acıyı (acılı yemeği) sevdiğini, damlarda yattıklarını, (eski) Adliye önünde olayların olduğunu ve daha nice aklıma gelmeyen olumsuz sayılabilecek özellikler dile getirilir. Ben eski yaşamlara denk gelmesem de ailem belki de iyi bir yaşamımız olsun diye Adana'nın kuzeyine doğru yerleşmişiz hep. Dolayısıyla çocukluğum ve gençliğim apartman yaşamında geçti diyebilirim. Dolayısıyla da acı yemeye alışamadım; damda yatamasam da balkonda yattığım olmuştur; olayların içinde bulunmasam da olanları hep televizyondan öğrendim. Çünkü Adana büyük bir şehir ve herkes aynı şeyi yapmıyor. Yaşam tarzları oldukça çeşitli. Adana'nın kuzeyi ile güneyini ve hatta Yüreğir'ini ve Seyhan'ını bir tutmak hiç de doğru bir davranış değil. Ama işte Adana deyince insan belliyor.

Bunları Adana'yı özlediğimden, Adana'ya hasret duyduğumdan dolayı yazmıyorum. Daha geçen haftasonu Adana'daydım. Benim yakındığım tek konu, insanların Adanalı olduğumu öğrendiklerinde kafalarındaki o Adanalı profili ile uyuşmadığımı, hiç de Adanalı görünmediğimi söylemeleridir. Esmerim işte, daha büyük bir kanıtı olabilir mi? Değil mi, Adana en sıcak illerden bir tanesi. Özellikle nem de olunca sıcaklık çekilmez bir hal alıyor. Bence Adana'nın tek itici yanı bu, sıcağı. O yüzden Adana'dan kaçtığıma bir yandan da seviniyorum. Biraz da esmerliği üzerimden attım mı, tamamdır. Sadece kimlikte kalacak Adanalılığım.

Çay'ı da unutmayalım. Çayı pek sevmiyorum. İçmeyeyim diyorum; ama geri çeviremiyorum çay tekliflerini. Çayı da içmeyi sevmediğimi söylediğimde, "Yok artık ya sen nasıl Adanalısın!?" tarzında sorular tekrar bana yöneliyor. Ama içli köfteyi severim. Acıyı sevmem. Şalgamı da pek sevmem; yani aramam. Bici-bici sevilmez mi? Salep içilmez mi? Bici-biciyi de çoğu insan söyleyemiyor. Güzel bir şey olduğunu biliyorlar; fakat ismini söyleyemiyorlar. Yemekten yana pek aram iyi değildir. Pek yemek seçmem; fakat sevemediğim yemek de elbette vardır. Mesela; kemikli bir yemek, mumbar, kelle, paça, işkembe türü çorbalar, şırdan... miğdem şimdiden bulandı. Bu yemekler de Adana'ya özgüydü, değil mi?

Önemli bir konuyu da atlamayalım: şive, ağız. "Adanalıyık! Allah'ın adamıyık! Bici-bici yer, şalgam içerik!..." Ben hiç böyle konuşmam mesela. Adanalıyım derim her zaman. Birkaç Adanalı arkadaşla başka bir ilde gezerken bize "Nerelisiniz?" diye sorulsa da herhalde cevabım "Adanalıyız!" olurdu. Bir yandan seviniyorum, Adanalı gibi konuşmadığım, yaşamadığım, yemediğim, içmediğim, ... için. Gerçi doğduğunn yer değil, doyduğun yerli olursun belli bir süre sonra; ama ben kendimi hep Türkiyeli olarak gördüm. Benim için önemli değildir vatandaşın nereli olduğu. Önemli olan insan olmasıdır benim için. Gerisi teferruattır, ayrıntıdır. Dolayısıyla ayrıntılara takılmamak lazım.

Adana ile ilgili daha çok söylenecek şey var; ama hep aynı kapıya çıkıyor işte. Son olarak da konu ile ilgili olmasa da biraz da kendimden bahsetmek istiyorum. İnsan olarak ben kendimi hep bir istisna olarak görüyorum. Yani ben diğer insanlar gibi yapamıyorum. İlişkilerimde ve iletişimlerimde olması gerektiği gibi, ideal bir bir şekilde davranamıyorum. İnsanlardan çok çektiğimden dolayı olsa gerek. Ailemden başlayıp, çevremdeki insanlar, öğrencilik yaşamımdan arkadaşlar ve akrabalarıma kadar genişleyen yelpazede ben hep ikinci plandaydım. Zeki olduğumu söylerler; ama yine de beni beğenmezler. İnsan olarak önemsenmediğimi anladığım zaman da o insanlar artık benim için bitiyor. İçimde ölüyorlar. Arayıp sormuyorum. Niye arayım ki? Önemsiz olduğum biri için kendimi niye yorayım ki? İşte ben bu geniş yelpaze içinde kendimi yalnız hissettim her zaman. Varsın olsun; 26 yıldır ben böyle yaşamışım. Nasıl bu yıllara kadar geldiysem, bundan sonra da öyle yaşayacağım. Büyük/iddialı konuşmayım; fakat artık yaşam benim için öyle görünüyor. Biraz da kendimi önemli görüp kendimi benliğimi tam anlamıyla kazanma şansım olursa, bir de bir şeyleri değiştirme şansı bulursam hayat o zaman benim için biraz daha yaşanılabilir hale gelebilir düşüncesindeyim.

Artık hiçbir şeyin eskisi gibi olmayacağı sözünü kendi kendime verdikten sonra yeni bir rota ve hedef çizdim kendime ve bu yol haritamdaki durakları ve uğrakları kendi çıkarlarıma göre belirleyeceğim. İnsanların beni seçmesine olanak vermeden, ben istediğim insanları seçeceğim. Ya da kendimi göstereceğim. Başarı ve saygılık kazanma zamanı geldi, hatta geçiyor bile.

Zeki olmak her şeye yetmiyor. Einstein da zekiydi; ama neden hep o dil çıkarttığı fotoğrafını seviyoruz? Adanalı olmak da her şeye yetmiyor. Çünkü biz Adana'ya ve Adanalıya hep aynı at gözlükleri ile bakıyoruz.